Hristiyanların düşmanı: Mantık

Published by

on

Sayf Al-Furqan Publications, From Darkness Toward Light
Defending Islam. Exposing Falsehood. Calling to Truth.
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

pdf kitap icin; Hristiyanların düşmanı: Mantık- Iftira Tarih Utansin (scribd)

1– Önsöz

Hristiyanların Teslis inancı, mantığın temel prensiplerinden biri olan çelişmezlik ilkesiyle doğrudan çelişmektedir. Bu makalenin amacı, bu açık çelişkiyi ortaya koyarak analiz etmektir.

Allah Azze ve Celle, metafiziksel bir varlıktır; ancak O’nu (dolaylı yoldan) fiziksel dünyadaki deliller aracılığıyla bulmamız mümkündür. Örneğin, Kelâm’ın Kozmolojik Delili, Yasaların Varlığı Delili ve Hassas Ayar Delili gibi deliller bu bağlamda değerlidir. Bu sebeple, imanımızın akıl temelinde şekillendiğini ifade ederiz. Çünkü bir insan, aklıyla Allah’ı bulamazsa, Allah’a iman ettikten sonra inanması gereken (melekler, kitaplar, peygamberler gibi) diğer metafizik gerçekliklere yönelik imanı da sağlam temeller üzerine inşa edilmiş olmaz.

Allah’ı akıl yoluyla bulmak, O’nun varlığına dair deliller getirerek, düşünerek ve mantık kullanarak bir sonuca varmaktır. Allah’a inanan bir kişi, O’nun tüm çelişkilerden münezzeh olduğunu bilir. Zira çelişkili bir ilaha kimse samimi bir şekilde iman edemez. İşte bu noktada, Hristiyanların Teslis inancı devreye girmektedir; çünkü bu inanç, temel mantık ilkeleriyle açık bir şekilde çelişmektedir.

2- Iman aklidir;

Nitekim Şeyhü’l-İslam Takiyyüddin en-Nebhânî şöyle buyurmaktadır;

İman ise; vakıaya uygun delile dayalı kesin tasdik demektir. Zira tasdik, delilsiz olursa iman olmaz. Delilden kaynaklanmadıkça kesin tasdik gerçekleşmez. Eğer delil olmazsa kesinlik de olmaz. Böyle bir durumda ise sadece bir haber doğrulanmış olur ki bu, iman sayılmaz. Buna göre tasdiğin kesinlik kazanabilmesi yani iman haline gelebilmesi için elbette bir delile dayanması gerekir. Bu nedenle iman edilmesi istenen her şeyin tasdikinin iman haline gelebilmesi için delilin varlığı zorunludur. Dolayısıyla doğru olup olmadığına bakılmaksızın imanın oluşumunda temel şart delilin varlığıdır.

Delil ise ya akli olur, ya da nakli olur. Delilin akli veya nakli olup olmadığını, kendisine iman edilmesi için hakkında kendisi ile delil getirilen konunun vakıası belirlemektedir. Eğer konu, duyu organları ile idrak edilerek hissedilen bir vakıa ise onun delili kesinlikle nakli değil, aklidir. Duyu organları ile idrak edilemeyen bir konunun delili ise naklidir. Nakli delilin bizzat kendisini duyu organları hissediyorsa, yani delil özelliğini kazanmasını hissin algılama alanında bulunmasından alıyorsa, varlığı akli delile dayalı ve iman etmeye elverişli nakli bir delil sayılması gerekir.

İslâm akidesinin iman edilmesini istediği şeyleri inceleyen kimse görür ki;

– Allah Subhenehû ve Teala’ya imanın delili aklidir. Çünkü Allah Subhenehû ve Teala’ya iman konusu duyularla algılanır. Zira duyular, varlıkların hepsini yaratanın var olduğunu hisleriyle idrak eder.

– Oysa meleklere imanın delili naklidir. Çünkü meleklerin varlığını duyular idrak edemez. Zira melek, gerek zatıyla gerekse de ona dalalet edecek bir şeyle idrak alanının dışındadır.

– Kitaplara iman etmeye gelince; iman edilmesi istenen kitap, Kur’an ise onun delili aklidir. Çünkü Kur’an, duyularla algılanabilmektedir. Mucizeliği de asırlar boyu duyularla idrak edile gelmiştir.

– Fakat iman edilmesi istenen kitaplar, Kur’an’ın dışındaki Tevrat, İncil ve Zebur gibi, nakli delile dayanan kitaplar ise durum farklıdır. Çünkü bu kitapların Allah Subhenehû ve Teala’dan geldiği her asırda idrak edilmemiştir. Sadece o kitapları getiren resullerin döneminde Allah Subhenehû ve Teala’dan geldiği, resullere verilen mucizelerle idrak edilebilmiştir. Nitekim bu mucizeler kendilerine gelen resullerin vakitlerinin bitmesiyle sona ermiştir. Dolayısıyla resullerle birlikte yaşayanlardan sonra gelenler tarafından idrak edilemeyen, bu kitapların Allah Subhenehû ve Teala tarafından gönderildiği, resullere indirildiğine dair haberlerin nakli ile bilinmektedir. Bu kitapların her asırda Allah Subhenehû ve Teala’nın kelamı olduğunu aklen idrak etmemize imkân verecek mucizeleri hissen idrak edemediğimizden dolayı delil akli değil naklidir.1

İmanın merkezi olan kalbin, akıl yürütme, derin düşünme gibi işlevleri dikkate alındığında, akıl ile iman arsındaki ilişkinin önemi ortaya çıkmaktadır; çünkü akıl, Kur’an’ın kalp bağlamında söyledikleri de göz önüne alındığında görülecektir ki, iman için gerekli bir unsurdur.

Nihayetinde insanlar, İmam A’zam’ın da belirttiği gibi, kendilerine bahşedilen akılları sayesinde, kanıtlarıyla birlikte Allah’ın varlığını ve birliğini onaylamışlardır ki, işte bu, onların imanı olmaktadır.2

Kur’an, Allah’ın varlığı ve birliği inancına akıl yoluyla ulaşmamızı bizlere önerirken; O’nun, yani Allah’ın Zatı üzerinde akıl yürütmemizi değil, yarattıkları hakkında düşünmemizi ve bu şekilde, buradan hareketle O’nun varlığı inancına ulaşmamızı bizden istemektedir. Çünkü bizler, gerçekte, Allah’ın Zatını ve mahiyetini bilemeyiz. Bizler ancak, O’nun yarattıklarını müşahedelerimize, gözlemlerimize dayalı akıl yürütme (istidlâl) ile kavrayabiliriz. Gözlemlerimiz genelde duyu organlarının bir işi iken, gözlem ve tecrübelerimiz yoluyla ulaşabileceğimiz tümel sonuçlara ise ancak akılla, akıl yürütmeyle ulaşabiliriz. Haliyle bizler gözlemlerimize dayanan bilgilerden hareketle bilinmeyene doğru sistematik bir düşünce sistemi içinde Allah’ın varlığına ulaşabiliriz.3 (ayetler icin kaynakta verilen kitabi okuyun)

Bu ancak İslâm’da değil, her dinde böyledir. Konumuz Hristiyanlık olduğundan İncil’den örnekler verelim;

“Çünkü Tanrı’nın görülmeyen nitelikleri, dünyadan yaratılışından itibaren akılla anlaşılabilir ve her şeyin yaratıcı gücü olan Tanrı’nın varlığına ilişkin kesin bir bilgiye ulaşılabilir. İnsanlar Tanrı’nın varlığını reddetmesinler diye, Tanrı’nın gerçekliği onlara apaçık gösterilmiştir.”4

Bu ayet, Tanrı’nın varlığının evrende açıkça görülebilecek şekilde ortaya çıktığını ve akıl yoluyla anlaşılabilir olduğunu belirtmektedir.

“Gökler Tanrı’nın yüceliğini anlatır, gök kubbe O’nun eserini bildirir. Her gün söz söyleyen, her gece O’nu tanıtan bir mesajla gündüz geceden bir başka mesaja seslenir.”5

Burada, evrenin düzeninin ve göklerin varlığının Tanrı’yı tanımada akıl yoluyla bir delil sunduğu ifade edilmektedir.

“Her evin bir yapıcısı vardır, ama her şeyin yaratıcısı Tanrı’dır.”6

Bu ayet, evrende bir düzenin ve yaratılışın varlığının, akıl yoluyla Tanrı’nın varlığını anlamamıza bir delil teşkil ettiğini ima eder.

3– Çelişmezlik Yasası ve Teslis

3,1- Çelişmezlik Yasası:

Aristoteles, Metafizik yapıtında metafizik ile diğer bilimleri birbirinden ayırma gayesindedir. Bu amaç doğrultusunda Aristoteles, metafiziği, varlık olması bakımından varlığı inceleyen bilim olarak tanımlamıştır.7 Ona göre her özel bilim, belli bir varlık sahasını incelemektedir. Dolayısıyla varlık olması bakımından varlığı inceleyen bilim tüm diğer bilimlerden ayrı olmalıdır. Aristoteles bunu şöyle açıklar:

Şimdi biz ilk ilkeler ve nedenleri aradığımıza göre, bu ilkeler ve nedenlerin doğası gereği kendisine ait olacakları bir şeyin zorunlu olarak var olması gerektiği açıktır. O halde eğer varlıkların öğelerini arayanlar, gerçekte mutlak anlamda ilk ilkeleri aramakta idiyseler, onların aradıkları bu öğelerin de ilineksel anlamda varlığın değil, varlık olmak bakımından varlığın öğeleri olmaları gerekir. Bundan dolayı bizim de varlık olmak bakımından varlığın ilk nedenlerini kavramamız gerekir.8

Ve nasıl ki “sağlıkla” ilgili şeyleri ele alan ancak tek bir bilim varsa aynı şey benzeri bütün diğer durumlar için de geçerlidir. Çünkü sadece ortak bir kavrama sahip olan şeylerin incelenmesi tek bir bilimin alanına ait değildir; bir ve aynı doğayla ilgili şeylerin incelenmesi de tek bir bilimin alanına aittir. Çünkü bu şeyler de belli bir anlamda ortak bir kavrama sahiptirler. O halde varlık olmak bakımından bütün varlıkların incelenmesinin de tek bir bilimin alanına ait olacağı açıktır. Ancak bilimin özel konusu daima birincil olan, bütün diğer şeylerin kendisine bağımlı oldukları ve adlarını kendisinden aldıkları şeydir. Şimdi eğer bu şey tözse filozofun tözlerin ilke ve nedenlerini kavraması gerekecektir.9

Aristoteles, varlık olmak bakımından varlığı inceleyen özel bir bilim olan metafiziğin ilgilendiği alanı diğerlerinden böylece ayırmıştır. Bu bilimin araştırma konusunu ise ilk ilke ve nedenler olarak belirlemiştir.

Bilimler arasındaki ayrımı ve metafiziğin özel ilgi alanını belirleyen Aristoteles bu bilimin bir bilim olması açısından diğer bilimlerle paylaştığı ortak paydanın aksiyomlar olduğunu belirtir.10 Ahmet Arslan’ın yorumuna göre, “Aksiyomlar, bütün varlıklar hakkında geçerli olan evrensel şeyler olmaları bakımından Metafiziğin alanına aittirler.”11 Dolayısıyla aksiyomlar, varlık olması bakımından varlığa aittirler. Her cins varlığa sahiptir. Bu nedenle de insanlar, bilim yaparken, aksiyomları kullanmaktadırlar.12 Aksiyomları bilmeden bilim yapmaya çalışanların yanılmaları kaçınılmazdır. Bundan dolayı Aristoteles, “(…) herhangi bir özel bilimsel incelemeye girişmeden önce bu şeyleri (aksiyomları) bilmemiz, eğer onları henüz öğrenmek safhasındaysak, araştırmaya girişmememiz gerekir”13 demiştir. Öyleyse varlık olması bakımından varlığı inceleyecek kişi olan filozofun varlığın ilkelerini biliyor olması, bilmiyorsa da öğrenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla filozofun, en kesin ilkeleri ortaya koyması elzemdir. Aristoteles’ten aktaracak olursak:

Şimdi bu kişi (varlık olmak bakımından varlığın ilkelerini ortaya koyacak olan) filozofun kendisidir ve bütün ilkeler içinde en kesin olan ilke, hakkında yanılmamızın imkânsız olduğu ilkedir. Çünkü böyle bir ilkenin hem bütün ilkeler içinde en iyi bilinen ilke olması (zira insanlar, her zaman, bilmedikleri bir şey konusunda yanılabilirler) hem de koşulsuz olması gerekir. O halde böyle bir ilke hiç şüphesiz bütün ilkeler içinde en kesin olanıdır.14

Alıntıdan anlaşılacağı üzere, diğer ilkeleri ortaya koymadan önce filozofun bilmesi gereken bir temel ilke bulunmaktadır. Aristoteles’e göre bu ilke aşağıdaki özelliklere sahip olmalıdır:

1. Hakkında yanılmamızın imkânsız olmalı.

2. En iyi bilinen ilke olmalı.

3. Başka bir ilkeye bağlı olmamalı.

Bu üç özelliğe sahip olan ilke, tüm ilkeler arasındaki en kesin ilke olacaktır. Aristoteles, bu ilkenin çelişmezlik ilkesi olduğunu belirtir. Böylece, Metafizik yapıtında ontolojik, psikolojik ve mantıksal tanımlarını vereceği çelişmezlik ilkesinin ilk tanımını yapar: “Bu ilke şudur: Aynı niteliğin, aynı zamanda, aynı özneye, aynı bakımdan hem ait olması hem de olmaması imkânsızdır”.15 Aristoteles’in çelişmezlik ilkesi ile ilgili olarak vermiş olduğu bu ilk tanım, çelişkilerin ontolojik imkânsızlıklar olduklarını dile getirir. Dolayısıyla bu tanım ‘çelişmezlik ilkesinin ontolojik tanımı’ olarak nitelendirilir.16

Platon’un çelişmezlik tanımına oldukça benzeyen ontolojik tanımın kapsamı da Platon’unkinden farklı değildir. Odin’in kargası Hugin örneğini anımsayacak olursak tüylerinin rengi olması bakımından siyah olmanın Hugin’e aynı zamanda hem ait olması hem de olmaması imkânsızdır. “Aynı zamanda olma” vurgusuyla Aristoteles, ve tabii ki Platon, nitelik değişimlerini mantık sınırları içinde ele alabilmeyi mümkün kılmıştır. Söz gelimi, t1 anında siyah olma özelliğine sahip olan karga Hugin, t2 anında geçirdiği rahatsızlık neticesinde t3 anında siyah olma özelliğine sahip olmayabilir. Genelleyecek olursak nesnelerdeki nitelik değişimi, zaman farkı üzerinden, çelişkiye düşmeden bu şekilde açıklanabilir. Ek olarak, bir özelliğe “aynı bakımdan sahip olma” vurgusuyla da sofistlerin çürütmelerinde sıklıkla kullandıkları eş seslilik ve parça – bütün ihlallerine karşı konum alınmış olur. Aristoteles’in bu konuyla ilgili yorumları Sofistlerin Çürütmeleri Üzerine yapıtında şu şekilde yer alır:

(…) Ya da çürütme aynı nesneyle ve aynı ilişki içinde ve aynı anlamda ilgili olsa bile aynı zaman için değildir, bu yüzden o yalnızca görünürde çürütmedir 17

Zira karşılık olan ve çelişen, aynı şekilde olumlama ve yadsıma aslında tek ve aynı nesnede yer alamaz; buna karşılık bu ikisinden her birinin herhangi bir kısıtlama halinde ya da sırf Daha Doğrusu ve belirli bir nitelik halinde aynı nesnede yer alması ya da biri kısıtlanmadan ve ötekinin belirli bir tarzda ona ait olması için hiçbir engel yoktur, böylece biri genel olarak öteki ise kısıtlı şekilde kastedildiği zaman çürütme meydana gelmez18

Metafizik yapıtında Aristoteles, çelişmezlik ilkesinin ontolojik tanımının ardından, psikolojik tanımını da verir:

Gerçekten de bazılarının Herakleitos’un ileri sürdüğüne inandıkları gibi, bir aynı şeyin hem var olduğu, hem de var olmadığını düşünmek mümkün değildir (zira bir insanın söylediği her şeye inanması zorunlu değildir). Eğer karşıt niteliklerin aynı zamanda aynı özneye ait olmaları imkânsızsa (…) ve yine eğer bir başka düşüncenin çelişiği olan düşünce, bu düşüncenin karşıtı ise; aynı zihnin, aynı zamanda, aynı şeyin hem var olduğu, hem de olmadığını düşünmesi kesin olarak imkânsızdır. Çünkü eğer bu noktada yanılıyorsak, aynı anda birbirine karşıt olan düşüncelerimizin olması gerekir19

Burada Aristoteles, çelişkilerin dış dünyada mümkün olmadığı gibi insan zihni için de imkânsız olduğunu ifade etmektedir. Ontolojik tanımdan hareketle, çelişik niteliklerin, bir özneye, aynı anda, aynı bakımdan hem ait olmasının hem de de ait olmamasının mümkün olmadığını söylemiştik. Çelişmezlik ilkesinin psikolojik tanımı ise bu görüşü genişleterek böyle iki çelişik niteliğin bir nesneye, aynı anda, aynı bakımdan ait olduğunu düşünmenin dahi imkânsız olduğunu ifade etmektedir. Zira Aristoteles’e göre, bunu düşünebiliyor olsaydık, birbiriyle çelişik düşüncelere sahip olabilirdik. Ne var ki gündelik hayatta, politik tartışmalarda, felsefi konuşmalarda ya da herhangi bir madde etkisi ya da rahatsızlık şartları altında çelişik düşüncelere sahip olmak olasıdır.

Aristoteles, Metafizik yapıtında çelişmezlik ilkesinin mantıksal tanımına sadece tek bir cümlede değinir. Diğer yapıtlarında sıklıkla yer verilen mantıksal tanım, Metafizik yapıtında dolaylı bir ifadeyle aktarılır:

Bütün inançlar içinde en sağlamının çelişik önermelerin aynı zamanda doğru olmadıkları inancı olduğunu ortaya koymak ve buna karşı olan görüşün sonuç ve nedenlerini göstermek üzere kâfi derecede şeyler söyledik.20

Metafizik yapıtında yukarıdaki şekilde yer alan çelişmezlik ilkesinin mantıksal tanımı, çelişik önermelerin aynı anda doğru olamayacağının altını çizmektedir. Söz gelimi “Ahmet bir öğretmendir” önermesi ile “Ahmet bir öğretmen değildir” önermesi çelişiktir. Bu nedenle bu iki önerme aynı anda doğru olamaz.

Aristoteles’in, çelişmezlik ilkesi ile ilgili olarak diğer yapıtlarında vermiş olduğu mantıksal tanımları inceleyelim:

Olanın olmadığını, olmayanın olduğunu; olanın olduğunu, olmayanın olmadığını öne sürmek olanaklı olduğundan; şimdiki zaman dışındaki zamanlar için de böyle olduğundan, evetlenmiş her şeyin değillemesi, değillenmiş her şeyin evetlenmesi olanaklıdır. Öyleyse açık ki, her evetlemenin karşısında bir değilleme, her değillemenin karşısında bir evetleme olur: Bu ‘çelişme’ olsun, evetleme ile değilleme de ‘çelişikler’ olsun. Aynı şey konusunda aynı şeyin evetlenmesi ile değillenmesinin çelişik olduğunu söylüyorum ama eşadlı olarak değil.21

Yorum Üzerine yapıtında yer alan yukarıdaki tanım, Metafizik’te yer alan mantıksal tanımın daha açık bir ifadesi olma özelliğini taşımaktadır. Evetleme ile değilleme kavramlarının dahil edilmesi ile bir önerme çiftinin çelişik olmasının kriteri de belirlenmiş olmaktadır. Bir şeyi evetleyen önerme ile o şeyi, aynı anda, değilleyen önerme çelişiktir. Aristoteles, bu çelişik önermelerin her ikisinin birden aynı anda doğru olamayacağını şöyle ifade eder:

Biri bir şeyin olacağını, bir başkası bu aynı şeyin olmayacağını söyleyecek olsa, her evetleme doğru ya da yanlış olduğundan, bu ikisinden birinin doğruyu söylemesi gerektiği açık; çünkü bunlarda ikisi aynı anda olmayacaktır.22

Evetleme ile değillemenin birbirine çelişik iki önermeyi teşkil ettiğini ve bu çelişik önermelerden yalnızca birinin doğru olabileceğini belirten Aristoteles, çelişik gibi görünen fakat çelişik olmayan önerme çiftlerini şöyle inceler:

Karşıt olarak karşı olum dediğim, tümelin evetlenmesi ile tümelin değillenmesinin karşı olumu; örneğin ‘her insan adildir’ – ‘hiçbir insan adil değildir’. Bunun için bunların aynı zamanda doğru olması olanaksızdır. Ama bunların çelişiklerinin aynı zamanda doğru olması olanaklıdır; örneğin ‘her insan ak değildir’ – ‘kimi insan aktır’. Bütünsel kaplamıyla alınmış tümellerin çelişiklerinin birinin doğru ötekinin yanlış olması bir zorunluluk. (…) Ama bütünsel kaplamıyla alınmamış tümellerde her zaman biri doğru öteki yanlış değildir. Çünkü zamanda ‘insan aktır’ – ‘insan ak değildir’; ‘insan güzeldir’ – ‘insan güzel değildir’ demek doğrudur. Çünkü çirkinse güzel değildir, bir şey oluyorsa, olmaz da. -İlk bakışta ‘insan ak değildir’ aynı zamanda ‘hiçbir insan ak değildir’i imler gibi göründüğü için bir tutarsızlık olduğu sanılabilir, ama ne aynı şeyi imliyor ne de zamandaş olması zorunlu.23

Aristoteles’in yukarıda yer alan satırlarda ifade ettiği ayrım çalışmamız açısından oldukça önemlidir. Karşıtlar karesine kaynaklık edecek olan söz konusu ayrım tekil, tikel ve tümel önermeler ile olumlu ve olumsuz önermeler arasındaki çelişik olma durumlarına ışık tutmaktadır.24 Alıntıda yer alan ayrıma göre “Sokrates aktır” önermesi tekil önermedir. Tekil önermeler ve bu önermelerin çelişikleri söz konusu olduğunda bu çelişik önermelerden yalnızca birinin doğru olması gerekir. Dolayısıyla “Sokrates aktır” ve “Sokrates ak değildir” önermelerinden yalnızca biri doğrudur. Tümel önermeler söz konusu olduğunda da aynı durum geçerli olmaktadır. Bununla birlikte, evetlemesinin ve değillemesinin aynı anda doğru olması mümkün olan bir önerme türü de bulunur. Aristoteles’in ‘bütünsel kaplamıyla alınmamış tümel’ olarak nitelendirdiği “insan aktır” ve “insan ak değildir” önermelerinin öznelerinin niceleyecileri bulunmamaktır.25 Bu nedenle, söz konusu iki önerme birbirinin çelişiği gibi görünüyor olsa da bunlar asıl itibariyle çelişik değildirler. “İnsan aktır” ve “insan ak değildir” önermeleri tüm insanlara gönderimde bulunmamaktadır. Dünyada hem ak olan hem de ak olmayan insanlar yaşamaktadır. Öyleyse bu iki önerme de aynı anda doğrudur. Aristoteles’in dikkat çektiği ayrım tam olarak budur. Söz konusu iki önerme, çelişik görünüyor olmalarına karşın, çelişik değildir.

Nicelendirilmemiş önermelerin, evetleme ve değillemenin aynı anda doğru olmaması kuralına istisna teşkil ettiklerini böylece gördük. Ne var ki bu istisnai durumun yalnızca öznenin nicelendirilmemiş olmasından kaynaklanmadığını belirtmemiz gerekir. Öyle ki “insan, insandır” ve “insan, insan değildir” önermelerinin aynı anda doğru olması imkânsızdır. Dolayısıyla bu iki önerme çelişiktir. “İnsan aktır” önermesi ve bu önermenin değilinin çelişki ifade etmiyor oluşu bu iki önerme arasında karşıtlık ilişkisinin bulunuyor olmasındandır. Çelişkiler ve çelişmezlik ilkesi tartışmaları söz konusu olduğunda tartışmanın farklı yönlere sapmasının nedeni, ‘çelişik’ ve ‘karşıt’ kavramları arasındaki farkın ortaya konmamasıdır. Oysa ki karşıt26 (enantia)27 ile çelişik28 (antikeimenon)29 birbirinden farklı kavramlardır. Aristoteles’ten aktaracak olursak:

‘Her insan adil olmayandır’dan ‘Hiçbir insan adil değildir’; ‘Kimi insan adildir’den ‘Her insan adil olmayan değildir’ karşı önermesi çıkar. Çünkü bir adil insanın olması gerekir. Besbelli, tekiller konusunda, sorulan bir şeyi değillemek doğruysa, evetlemek de doğru olacaktır. Örneğin ‘Sokrates bilge mi?’, ‘Hayır’; ‘Sokrates bilge olmayan’. Ama tümellerde söylenen aynı biçimde doğru değil, yalnızca değilleme doğru. Örnek: ‘Her insan bilge mi?’, ‘Hayır’; ‘Her insan bilge olmayan’. Bu yanlış ama ‘Her insan bilge değil’ doğru. Beriki çelişik, öteki karşıt.30

3,2- Üçüncü Halin İmkansızlığı

Çelişikler arasında herhangi bir aracının olmadığını savunan Aristoteles, Metafizik yapıtında bu görüşlerini şöyle ifade eder:

Bir özne hakkında tek bir yüklemi -hangi yüklem olursa olsun-, zorunlu olarak ya tasdik etmek veya inkâr etmek gerekir. Bu, ilkin, doğru ve yanlışın ne olduğunu tanımlamamızdan çıkar. Çünkü varlığın var olmadığını veya varolmayanın var olduğunu söylemek yanlıştır. Buna karşılık varlığın var olduğunu, var-olmayanın var olmadığını söylemek doğrudur. Dolayısı ile herhangi bir şeyin var olduğunu veya var olmadığını söyleyen, ya doğru veya yanlış bir şey söylemiş olacaktır. (Çelişik kavramlar arasında bir aracının olduğunu söylemek ise) ne varlık ne var-olmayanın, ne var olduğu, ne de var olmadığını söylemek demektir.)31

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere Aristoteles, üçün halin imkânsızlığını doğruluk üzerinden göstermektedir. Onun bilindik doğruluk tanımından hareketle varlığın var olduğunu söylemek doğrudur. Varlığın var olmadığını söylersek bu sefer söylediğimiz şey yanlış olacaktır. Bu iki çelişik ifadeden hangisini dile getirirsek getirelim sonuç itibariyle ifademiz ya doğru ya da yanlış olacaktır. Aristoteles’e göre, eğer çelişikler arasında bir aracı (metaksy) bulunsaydı o zaman varlığın ne var olduğunu ne de var olmadığını söylemek mümkün olurdu. Aristoteles’e bunu şu şekilde ifade eder,

“(…) bir şeyin ne olacağını ne olmayacağını söylemenin doğru olduğu söylenemez, çünkü ilkin evetleme yanlışken değilleme doğru değil; değilleme yanlışken evetlemenin doğru olmadığı oluyor.”32

Şüphesiz ki böyle bir edimde bulunmanın hiçbir şey söylememekten herhangi bir farkı yoktur. Dolayısıyla çelişik önermelerin arasında herhangi bir aracı, herhangi bir üçüncü ihtimal bulunmamaktadır. Aristoteles bunu şu şekilde özetlemiştir:

“Çelişme konusunda da uslamlama aynı: Her şeyin olması ya da olmaması, olacak olması ya da olacak olmaması zorunlu”33

Üçüncü halin imkânsızlığını bu şekilde ortaya koyan Aristoteles, Metafizik yapıtında üçünü halin imkânsızlığına dair kanıtlar sunar. Bunlardan ilki aşağıda yer almaktadır:

Sonra bu aracı şey, ya grinin siyahla beyaz arasında aracı olması anlamında çelişikler arasında gerçekten var olan aracı bir şey olacaktır veya ne insan, ne de at olanın insan ile at arasında aracı olması anlamında aracı bir şey olacaktır. Eğer o, a) bu ikinci türden bir aracı varlıksa, değişme mevcut olamaz. Çünkü değişme, eğer varsa örneğin iyi olmayandan iyi olana veya iyi olandan iyi-olmayana doğrudur. Bir olgu olarak, aracı bir varlık var olduğunda onun daima uçlara doğru gittiği görülmektedir. Çünkü karşıtlara ve onların aracılarına gitmeyen değişme yoktur. Öte yandan, b) gerçek bir aracı varlığın varlığını farz ettiğimiz durumda da bir değişme olacaktır; ancak bu değişme, beyaz olmayandan beyaza doğru bir değişme olmayacaktır. Böyle bir değişmeye ise hiçbir yerde rastlanmaz34

Üçüncü halin imkânsızlığına dair sunmuş olduğu bu kanıtta Aristoteles saçmaya indirgeme yöntemini kullanmaktadır. Ona göre üçüncü halin, yani bir aracının, varlığının kabul edilmesi durumunda aracı iki tür varoluşa sahip olacaktır. Bunlardan ilki, aracının, gerçekten var olan bir varlık olmasıdır. Örneğin, üçüncü halin olması durumunda insan ile insan olmayan arasında aracı bir varlığın bulunuyor olması gerekmektedir. Ne insan ne de insan olmayan bu varlığın, söz gelimi bir Marslının, böyle bir tanıma uyacağını farz edelim. Marslının gerçekten var olması durumunda Aristoteles, değişmenin mevcut olmayacağını öne sürer. Zira ona göre değişme karşıtlardan birinden diğerine doğru gerçekleşmektedir. Aracıda durup takılan, karşıta doğru ilerlemeyen bir değişim, değişim olmayacaktır.

Siyah ve beyazın arasında grinin bulunması durumunda griyi gerçek bir aracı olarak düşünmemiz durumunda da yukarıda bahsedilen tuzağa düşmekteyiz. Mademki bir aracı olarak gri renk vardır, bu da değişime tabi olacak ve dolayısıyla beyaza doğru değişim yaşayacaktır. Fakat bu durumda söz konusu olan şey bir çelişiğin, aracıya veya diğer çelişiğe doğru değişmesi değil, aracının beyaza doğru değişmesidir. Halbuki gri, beyazın çelişiği olan beyaz-olmayan değildir. Gri, bir beyaz-olmayan-olmayandır.

Değişim, çelişikler arasında gerçekleşeceğinden griden beyaza doğru gerçekleşmesi gereken türden bir değişimden bahsetmemiz mümkün olmamaktadır.35

Aristoteles üçüncü halin imkânsızlığı ile ilgili olarak sunduğu ikinci kanıt ile düşüncenin, özne ile yüklem arasındaki ilişkiyi evetleme ve değilleme yoluyla kurduğunu öne sürer. Düşünce, bu ilişkiyi ancak bu iki şekilde kurabilir. Dolayısıyla kurulan bu ilişki ya doğru ya da yanlış olacaktır. Üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir. Aristoteles bunu şöyle dile getirir:

Sonra ister çıkarsamalı düşünce, isterse sezgi söz konusu olsun, her türlü düşünce doğru ve yanlış olduğu her seferinde konusunu ya tasdik eder, ya da inkar eder (bu, doğru veya yanlış yargının tanımının apaçık sonucudur). Düşünce, özne ve yüklemi ister tasdik ister inkar etmek suretiyle, belli bir biçimde birbirine bağladığında doğruyu, bir başka biçimde birbirine bağladığında, yanlışı ifade eder.36

Üçüncü halin imkânsızlığı ile ilgili olarak verdiği üçüncü kanıtlamada Aristoteles, bir aracının kabul edilmesi durumunda bunun yalnızca belli çelişikler arasında değil, tüm çelişikler arasında bulunacağını öne sürer. Buradan hareketle, aracıların kabul edilmesi halinde çift ve tek sayıların yanında ne çift ne de tek olan sayıların da var olması gerektiği sonucuna ulaşır. Bu türden sayıların var olması ise imkânsızdır.161 Dahası, Aristoteles’e göre ne çift ne tek olan sayıların var olması bir son da değildir. Böyle sayıların var olması durumunda bunların da evetlemesi ve değillemesi söz konusu olacaktır. Aracıları başta kabul etmiş olduğumuzdan bu evetleme ve değillemenin arasında bulunan yeni aracılar da bulunacaktır. Bunu şöyle ifade etmeye çalışalım. Aracıları kabul etmemiz halinde ‘A’ ve ‘A-olmayan’ arasında ‘B’, yani bir aracı bulunacaktır. ‘B’ ile ‘B-olmayan’ arasında ise ‘C’, ‘C’ile ‘C-olmayan’ arasındaysa ‘D’ bulunacaktır. Bu uslamlamayı takip edilecek olursa bu aracıların sayısı sonsuza ulaşacaktır.37

Aristoteles’in üçüncü halin imkânsızlığı ile ilgili vermiş olduğu kanıtları böylece inceledik. Görüldüğü üzere Aristoteles, üçüncü halin imkânsızlığını bir yasa niteliğinde tanımlamış ve kanıtlarını sunmuştur. Bununla birlikte, çelişmezlik ilkesinin aksine, üçüncü halin imkânsızlığı ile ilgili olarak doğrudan ‘ilke’ ya da ‘yasa’ nitelendirmesinde bulunmaktan kaçınmıştır. Öyle ki Metafizik yapıtında yer alan;

“Kanıtlamanın ilkelerinden, herkesin kanıtlamalarını kendilerine dayandırdığı ortak inançlarını, örneğin ‘her şeyin zorunlu olarak ya tasdik veya inkâr edilmesi gerekir’ veya ‘bir şeyin aynı zamanda hem olması, hem olmaması imkânsızdır’ ilkelerini ve bütün diğer benzeri öncülleri kastediyorum”38

ifadesi haricinde üçüncü halin imkânsızlığının bir ilke olduğuna dair herhangi bir nitelendirmede bulunmamıştır. Söz konusu bölümde dahi doğrudan “üçüncü halin imkânsızlığı ilkesi” gibi bir ifade kullanmamıştır.

. Bunun bir benzeri özdeşlik ilkesi için de geçerlidir. “O halde bir şeyin hem ne ise o şey olması, hem de o şey olmaması mümkün olmayacaktır”39 ifadesinde “bir şeyin ne ise o şey olması”şeklinde örtük olarak bahsi geçen özdeşlik ilkesi de Aristoteles tarafından ilke olarak nitelendirilmemiştir. Tüm bunlara ek olarak, her iki ilke de kendi başlarına ele alınmamıştır. Üçüncü halin imkânsızlığı, çelişmezlik ilkesi üzerinden tanımlanmış; özdeşlik ise çelişmezlik ilkesinin kanıtları arasında bahse konu edilmiştir. Diğer bir deyişle, söz konusu iki ilke de çelişmezlik ilkesi aracılığıyla ifade edilmiştir. Dolayısıyla, bu iki ilkeyi bilebilmemiz için öncelikle çelişmezlik ilkesini biliyor olmamız gerekmektedir. Öyleyse Aristoteles’e göre çelişmezlik ilkesi, diğer iki ilkeden bağımsızdır. Onların koşulu çelişmezlik ilkesidir fakat çelişmezlik ilkesinin herhangi bir koşulu yoktur. Aristoteles’in en kesin ilke tanımı hatırlanacak olursa40 herhangi bir varlığı bilmek için bilinmesi zorunlu olan ve başka ilkelerden türetilmeyen bu ilke en kesin ilkedir.41

Önemli Duyuru: Aristo gibi derin felsefe kitaplarını okumanızı kesinlikle tavsiye etmem. İslam nizamını, Kur’an’ı ve sünneti tam olarak bilmiyorken felsefeye dalarsanız ilminiz karışır. Dinden çıkanların birçoğu, İslam’ı daha anlamadan, Kur’an’ı okumadan kelam ve felsefeye daldıkları için yanılmışlardır. İbn Teymiyye buna benzer birsey demektedir: “Kur’an ve sünneti bırakıp kıyasa dalanların vay haline!”

Malik rivayet etti: Allah’ın Elçisi, selam ve salat ona olsun, şöyle dedi: “Sizi, tutmanız halinde asla sapıtmayacak iki şeyle bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve O’nun Elçisi’nin Sünneti.” (el-Muvatta’ 1661)

4- Teslis

Günümüz Hıristiyanlığı inanç esaslarının içerisinde yer alan ve vazgeçilmez bir parçası olan “teslis” kavramı Arapça bir sözcük olup “üçleme, üç yapma, üç olarak çağırma” anlamlarına gelmektedir. Günümüz Batı dillerinde teslis kelimesinin karşılığı olarak kullanılan “Trinity, Trinité, Trinidad, Trinita, Troitsa” gibi sözcükler Latince “Trinitas” sözcüğünden türetilmiş kelimelerdir. Bu kelimeler “üçlü grup, üçlü birlik” gibi anlamlara gelmektedir42

Hıristiyanlık öncesi dinlerde teslis inancına benzer ya da paralel inanç sistemleri bulunmaktadır. Bu benzerlik veya paralelliğin en önemli sebebi kültürel etkileşim ve sembolizmdir. Kültürel etkileşim daha çok aynı bölgede ortaya çıkmış dinler ve aralarında ticaret gibi sosyal etkileşim bulunan toplumların birbirini etkilemesi ile meydana gelir.

Sembolizm açısından ise teslis yani üçleme sayı ve dini sembolizmde üç sayısının sembolizmi olarak karşımıza çıkmaktadır. Üç sayısı sembolizm açısından tam olarak teslis inancını yansıtmamaktadır. Ancak sembolizmde evrensel insan eğilimi mevcuttur. Yani dünyanın değişik yerlerinde birbirinden habersiz bir şekilde farklı, ortak ya da benzer anlamlarda kullanılan aynı sayılar karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Çinliler 7 sayısını ölümle ilişkilendirerek uğursuz kabul ederken, Mezopotamyalılar 7 rakamına ilahilik atfetmişlerdir. Üç sayısı da aynı şekilde evrensel insan eğilimi özelliği göstererek farklı kültürlerde farklı şekillerde kullanılmıştır. Kullanım alanları içerisinde dini geleneklerde bulunmaktadır. Üç sayısı farklı dinlerde bazen Tanrı panteonlarında bazen de dini ibadet sistemleri içerisinde yer almıştır43

Özellikle Sümer, Babil, İskandinav, İran, Hint dinleri gibi kadim dini geleneklere baktığımız zaman pek çok teslis\üçleme örnekleri karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Sümer dini geleneğinde gök, hava ve yere karşılık gelen “Anu, Enlil ve Ea” tanrı üçlemesi mevcuttu. Aynı zamanda eski Babil dini geleneğinde ise ay, güneş ve venüs’e karşılık gelen “Sin, Şamaş ve Iştar” astral üçlemesine inanılırdı44. Benzer şekilde üçleme örneği İskandinav dini mitolojisinde de yer almaktadır. Bunlar egemen yani en güçlü diğer tanrılara hâkim olan Odin, Şampiyon olan Thor ve bereket Tanrısı olarak geçen berekete hâkim olan ona hükmeden Frey’dir45

Üçleme sistemi dini geleneklerde sadece Tanrı panteonlarında karşılaşılan bir inanç sistemi değildir. Üçleme örnekleri dini törenler, ibadetler, ritüeller ve ahiret hayatı inancı gibi alanlarda da kullanılmıştır. Örneğin Hinduizm dininde Kurtuluş kavramının özel bir anlamı vardır ve bu kavram “Karma ve Samsara” döngüsünden kurtulmanın son kısmını meydana getirir. Bu Kurtuluş kavramı ise üç ayrı yoldan oluşmaktadır. Bu üç yol ise şunlardır: “Karma-Marga (Amel Yolu- Kurban), Jnan-Marga (Bilgi Yolu- Marifet), Bhakti-Marga (Aşk Yolu- İbadet)” bu örnekte olduğu gibi üçleme dini geleneklerin herhangi bir bölümünde karşımıza çıkabilir.46

Hıristiyanlıkta ise inanç sisteminin içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde teslis inancını görmemekteyiz bununla birlikte Kitab-ı Mukaddeste de doğrudan geçmemektedir. Hıristiyanlık tarihinde “Teslis” kelimesi, ilk kez M.S. 180 dolaylarında bugünkü manasını kastetmeden Antakya Patriği Teofilos “Tanrı, Tanrı’nın kelimesi ve Tanrı’nın hikmeti (ruhu)” manaları kastedilerek kullanılmıştır. Daha sonra ikinci yüzyılda teslis kavramını, ilk kilise babalarından biri olan Irenaeus “Oğul ve ruh tek bir Tanrı’nın (baba) farklı görünümleridir.” şeklinde yorumlamıştır. Daha sonraki yıllarda ilk Latin Kilise babalarının içerisinde yer alan Tertullian (ö.225), bugünkü manada teslis akidesini yorumlamıştır. O teslisi yorumlarken ilahlıkta üç unsurdan bahsetmiş ve bu unsurların aynı özde bir, ancak şahsiyet olarak farklı olduklarını ileri sürmüştür. Ona göre bu unsurlardan her birinin evrenin yaratılışında farklı işlevleri yerine getirdiklerini ortaya atmıştır. Tertullian’ın bu fikri kendisinden yaklaşık bir asır sonra doktrinleşmiştir. Evrenin yaratılışında Teslis inancının unsurları arasındaki görev dağılımını da şu şekilde özetleyebiliriz: “Baba olan Tanrı kâinatı yaratmıştır, Tanrı’nın inkarnasyonu olan Oğul İsa dünyaya insan olarak gelmiş ve kendisini çarmıhta insanlığı günahtan kurtarmak için feda etmiştir, Kutsal Ruh ise ilahi sevgiyi insanın kalbine ve gönlüne vermekle görevlidir.”.47 Genel anlamda günümüz de bu son şekliyle yer alan teslis inancı monoteist bir din olan Hıristiyanlık içerisinde yer edinebilmek için pek çok aşamadan geçmiştir. Hıristiyanlık tarihinde teslis inancı her zaman tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaların doğal sonucu olarak da Hıristiyanlık bünyesinde çeşitli ayrılıklar ve mezhepleşmeler meydana gelmiştir.

Günümüz Hıristiyan kaynaklarında teslis şu şekilde tanımlanır: Teslisin herhangi bir tanımı iki temel unsur içermelidir. Buna göre: “İlk olarak, tek bir ebedi Tanrı olduğunu doğrulamalıdır. İkincisi, bu Tanrı’nın her zaman üç kişi olarak var olduğunu doğrulamalıdır. Teologların Tanrı’nın bu “üçte birliğini” tanımlamak için teslisi kullanmalarının nedeni budur. O bir Tanrı’dır ve üç kişidir. Dolayısıyla o üçlüdür.” Teslis’in temel bir ifadesinin bir örneği, Tanrı’yı “tek bir ilahi özde üç ayrı kişidir.” şeklinde tanımlar.48 Benzer bir şekilde farklı bir eserde teslis: “Tanrı üç kişi olarak vardır, ancak o tek Tanrı’dır.” şeklinde tanımlanmıştır49 50

5- Çelişki

Bir ifade aynı anda hem doğru hem de yanlış olamaz. Örneğin, “Bu masa hem var hem de yok” ifadesi mantıksal olarak imkansızdır.

İnsan zihni aynı anda iki çelişkili yargıyı kabul edemez. Bir kişi aynı anda bir şeyin varlığını ve yokluğunu iddia edemez; bunu yapmak, karışıklık veya irrasyonellik gösterir.

Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz. Bu, gerçekliğin temel bir özelliğini yansıtarak, çelişkilerin fiziksel dünyada var olamayacağını belirtir. Aristoteles şöyle der: “Aynı şeyin aynı anda ve aynı şekilde hem var olması hem de olmaması imkansızdır.”

Aristoteles bu ilkesi şu şekilde özetler:

“Çelişmezlik ilkesi en kesin ilkedir, çünkü bunu reddetmek, bir şeyin aynı anda hem doğru hem de yanlış olabileceğini kabul etmeyi gerektirir ki bu imkansızdır.” (Metafizik, Kitap IV, 1005b 25-30)

Örnekler:

– “Bu araba ya siyah ya da siyah değil.”

– “Ben ya hayattayım ya da hayatımda değilim.”

– “Bir ışık ya açık ya da kapalı olabilir.”

– “Bu elma ya kırmızı ya da kırmızı değil.”

– “Bir kapı ya açık ya da kapalıdır.”

– “Bir madeni para ya daire şeklindedir ya da değil.”

– “Bir şey ya vardır ya da yoktur.”

– “Bir ifade ya doğrudur ya da yanlıştır.”

Üçüncü Hal İmkansızdır

Şimdi, “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh tamamen Tanrı’dır (yani üçü bir arada)” demek, Tanrı’nın aynı anda hem bir hem de üç olduğunu söylemektir.

Bir şeyin aynı anda hem bir hem de üç olması mantıksal olarak mümkün müdür? Eğer Tanrı üç kişilikten (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) oluşuyorsa, nasıl olur da aynı zamanda bir Tanrı olarak kabul edilebilir?

Bu, aynı anda hem “bir” hem de “üç” olma durumu gibi görünüyor, bu da çelişmezlik ilkesine aykırı bir durumdur.

5,1- savunmacı argümanlar

5,1,1- Su örneği;

Hristiyanlar şöyle demektedir: “Su buz değildir, buz buhar (steam) değildir, buhar su değildir ama hepsi H2O’dur.”

Analojinin söylediği: H2O’nun bir madde (su) olduğu ve farklı zamanlarda buz, sıvı ve buhar gibi farklı formlara bürünebileceğini söyler. Bu, Tanrı’nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasında geçiş yapabileceğini, ancak aynı anda üçü birden olamayacağını ima eder.

Neden yanlış: Bu açıklama, Modalizm adı verilen bir sapkınlığa yakındır. Modalizm, Tanrı’nın farklı zamanlarda bazen Baba, bazen Oğul, bazen de Kutsal Ruh olarak ortaya çıktığını savunur. Ancak Hristiyan inancında Teslis doktrini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un aynı anda, sonsuz bir şekilde var olduğunu öğretir. Tanrı su gibi “form değiştirmez”; üç kişi sonsuza kadar ve aynı anda birlikte var olur, ama aynı kişi değildirler.

Analojinin söylediği: H2O buz, su veya buhar olarak var olabilir, ancak bu sadece belirli koşullarda (sıcaklık, basınç vb.) gerçekleşir. Örneğin, buz sadece yeterince soğuk olduğunda, buhar ise ısıtıldığında var olabilir.

Neden yanlış: Teslis doktrini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un her zaman aynı anda var olduğunu öğretir. Hiçbir zaman biri “var olmaktan” çıkıp diğerine yer açmaz. Buna karşılık, H2O aynı anda buz, su ve buhar olamaz; sadece bir formda bulunabilir. Teslis’teki kişiler ise her zaman ayrıdır ve birlikte var olur, H2O’nun formları bunu yapamaz.

Analojinin söylediği: Analojide su, buz ve buhar esasen aynı şeydir—sadece farklı formlardadır. Bu, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un Tanrı’nın sadece farklı “formları” olduğu izlenimini verir.

Neden yanlış: Teslis, Tanrı’nın farklı şekillere bürünmesiyle ilgili değil; Tanrı’nın bir özde (tek ilahi doğa) ama üç kişide olduğunu öğretir. Baba, Oğul değildir ve Oğul da Kutsal Ruh değildir; ama üçü de tamamen ve eşit şekilde Tanrı’dır. Buna karşılık buz, su ve buhar aynı maddenin farklı halleri olup, üç ayrı varlık değildir.

Analojinin söylediği: Analoji, Tanrı’nın üç parçadan oluştuğunu ima edebilir; tıpkı suyun bir kısmının H2O, buharın da bir başka kısmı olması gibi.

Neden yanlış: Teslis, her bir kişinin (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) tam anlamıyla Tanrı olduğunu, Tanrı’nın sadece bir parçası olmadığını öğretir. Analoji, her bir kişinin Tanrı’nın sadece bir parçası olduğunu ima edebilir, bu da Parçacılık (Partialism) denilen bir diğer teolojik hatadır. Baba tamamen Tanrı’dır, Oğul tamamen Tanrı’dır ve Kutsal Ruh tamamen Tanrı’dır—onlar Tanrı’nın “parçaları” veya “kesirleri” değildir.

5,1,2- tavuk örneği;

Analojinin söylediği: Tavuk burger, tavuk kanatları ve tavuk burrito gibi farklı yemekler, tavuktan yapılmış olsalar da birbirinden farklıdır. Bu, Tanrı’nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un birbirinden farklı “yemekler” olduğunu ama hepsinin aynı “tavuk”tan yapıldığını ima eder.

Neden yanlış: Bu örnek yine Modalizm düşüncesine benzer. Modalizm, Tanrı’nın tek bir varlık olup, zamanla değişerek farklı “kişilikler”e büründüğünü savunur. Ancak Teslis doktrini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un üç ayrı kişi olduğunu, ancak her birinin tam anlamıyla Tanrı olduğunu öğretir. Tavuk burger, kanat ve burrito örneği, farklı yemekleri ifade eder, ancak Teslis’teki kişiler birbirinden farklı “yemekler” değil, eşit ve aynı ilahi doğayı paylaşan üç kişiliktir. Tanrı, zamanla değişen bir yemek malzemesi gibi değil, aynı anda üç kişilikle var olan bir varlıktır.

Analojinin söylediği: Tavuk burger, tavuk kanatları ve tavuk burrito farklı yemeklerdir, ancak her biri tavuk içerir. Bu, Tanrı’nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un ayrı “yemekler” olabileceğini, ancak hepsinin aynı “tavuk”tan yapıldığını ima eder.

Neden yanlış: Teslis doktrini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un her zaman aynı anda var olduklarını öğretir; biri yok olup diğeri var olmaz. Oysa tavuk burger, kanat ve burrito bir arada bulunmazlar—bir kişi her seferinde sadece bir “yemek” türüdür. Teslis’teki kişiler her zaman birlikte ve aynı anda var olur, fakat her biri tam olarak Tanrı’dır, bir “tavuk” türü gibi birbirine dönüşmezler.

Analojinin söylediği: Tavuk burger, tavuk kanatları ve tavuk burrito aynı malzemelerle yapılmış farklı yemeklerdir. Bu, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un sadece Tanrı’nın farklı “formları” olduğunu izlenimini verebilir.

Neden yanlış: Teslis, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un üç ayrı kişi olduğunu öğretir, ancak her biri tam anlamıyla Tanrı’dır. Buradaki örnek, her bir yemeğin farklı bir formunu ifade eder, ancak Teslis’teki kişiler kişiliklerdir—Baba, Oğul ve Kutsal Ruh birbirinin yerine geçmezler. Tavuk burger, kanat ve burrito arasındaki benzerlik, Tanrı’nın kişilikleri arasında geçiş yapıldığını ima edebilir, oysa Teslis’teki kişilikler birbirinden farklıdır ama hepsi Tanrı’dır.

Analojinin söylediği: Tavuk burger, kanat ve burrito farklı yemeklerdir ama hepsi tavuktan yapılmıştır. Bu, Tanrı’nın üç farklı “parça”dan oluştuğu izlenimini verebilir.

Neden yanlış: Teslis, her bir kişinin (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) tam anlamıyla Tanrı olduğunu öğretir. Her bir kişi Tanrı’nın tam bir yansımasıdır; hiçbiri bir “parça” değildir. Tavuk burger, kanat ve burrito, farklı yemeklerin “parçaları”ymış gibi algılanabilir, ama Tanrı’nın kişileri parça değildir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, Tanrı’nın üç ayrı kişisi olup, her biri tamamen Tanrı’dır.

5,1,3- Yumurta örneği;

Analojinin söylediği: Yumurta, kabuğu, sarısı ve beyazı farklı parçalardır, ancak hepsi bir araya gelip bir yumurtayı oluşturur. Bu, Tanrı’nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un farklı “parçalar” olduğunu ve bunların hepsinin Tanrı’yı oluşturduğunu ima eder.

Neden yanlış: Bu örnek, Modalizm‘e benzer bir görüşü yansıtır. Modalizm, Tanrı’nın tek bir özden oluştuğunu, ancak zamanla değişerek farklı “kişilikler”e büründüğünü savunur. Ancak Teslis doktrini, Tanrı’nın üç ayrı kişi (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) olduğunu, ancak her birinin tam anlamıyla Tanrı olduğunu öğretir. Yumurta örneğinde olduğu gibi, parçalar bir araya geldiğinde bir bütün oluşturur, ancak Teslis’te her bir kişi (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) tamamen Tanrı’dır ve tek bir “parça” değildir.

Analojinin söylediği: Yumurta kabuğu, sarısı ve beyazı bir araya gelip bir yumurtayı oluşturur, ancak her biri farklı bir bileşendir. Bu, Tanrı’nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un farklı bileşenler olduğunu, ancak hepsinin aynı “yumurta”yı oluşturduğunu ima eder.

Neden yanlış: Teslis doktrini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un her zaman aynı anda ve ayrı kişiler olarak var olduklarını öğretir. Yumurta örneğinde, kabuk, sarı ve beyaz ayrı ayrı bulunamazlar—bir bütünün parçası olmak zorundadırlar. Ancak Teslis‘teki kişilikler birbirine bağlıdır ama birbirinin parçası değildir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh birlikte var olur, ama hiçbir zaman birbirinin yerine geçmezler. Her biri Tanrı’dır, ancak farklı kişiliklerde varlıklarını sürdürürler.

Tiktok- IftiraTarihUtansin_

Discord- iftiratarihutansin

Sitemiz- https://hayatimanvecihad8.wordpress.com/

Copyright; İsteyen istediğini kullanabilir, ancak bizi kaynak göstermeniz şart değildir. Yine de gösterirseniz daha iyi olur. Her iki durumda da hakkımız helaldir.

1Şeyhü’l-İslam Takiyyüddin en-Nebhânî, İslâmî şahsiyeti, Hizb Ut Tahrir, 1/27

2Ebû Hanîfe, el-Fıkhu`l-Ekber, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, (neşr. ve çev. Mustafa Öz), İstanbul 1992, s.56.

3Kur’an’da Akıl – İman İlişkisi, Muammer Esen s.9

4Romalılar 1:20

5Mezmurlar 19:1-2

6İbraniler 3:4

7Aristoteles, Metafizik,1003a20, s. 187.

8A.e., 1003a26-31, s. 189.

9A.e., 1003b11-18, s. 191-192.

10Aristoteles, Metafizik, 1005b11-1005b18, s. 201.

11Ahmet Arslan’ın ilgili sayfada vermiş olduğu 3 numaralı dipnot. Bkz: Aristoteles, Metafizik, s. 199.

12A.e., 1005a24, s. 200.

13A.e., 1005b5, s. 201

14A.e., 1005b8-9, s. 201.

15A.e., 1005b11-23, s. 201-202.

16A.e., 1005b19, s. 201-202.

17Bundan sonraki bölümlerde bahsini ettiğimiz tanıma gönderimde bulunmak için ‘ontolojik tanım’

ifadesini kullanacağız.

18Aristoteles, Sofistlerin Çürütmeleri Üzerine, 167a32-167a36, çev. Oğuz Özügül, İstanbul, Say

Yayınları, 2007, s. 15.

19 A.e., 180a27-180a30, s. 59.

20Aristoteles, Metafizik, 1011b11-15, s. 227.

21Aristoteles, Yorum Üzerine, 17a26-17a35, çev. Saffet Babür, Ankara, İmge Kitabevi, 2002, s. 13.

22Aristoteles, Yorum Üzerine, 18a36-18a40, s. 19.

23A.e., 17b19-17b37, s. 15.

24Nazlı İnönü, Mantık Tarihi, s. 71 – 72.

25A.e., s. 72.

26İng. contrary.

27Aristoteles, Metafizik, s. 616.

28İng. contradictory.

29Aristoteles, Yorum Üzerine, s. 58.

30A.e., 20a20-20a30, s. 29-31.

31Aristoteles, Metafizik, 1011b24-1011b29, s. 228

32Aristoteles, Yorum Üzerine, 18b17-18b20, s. 21

33Aristoteles, Yorum Üzerine, 18b17-18b20, s. 25

34Aristoteles, Metafizik, 1011b30-101135, s. 229.

35Arslan’ın 6 numaralı dipnotu, Aristoteles, Metafizik, s. 228.

36A.e., 1012a1-5, s. 229 – 230.

37Arslan’ın 4 numaralı dipnotu, Aristoteles, Metafizik, s. 230.

38Aristoteles, Metafizik, 996 b 30, s. 160

39Aristoteles, Metafizik, 1006b19, s. 206

40“(…) bütün ilkeler içinde en kesin olan ilke, hakkında yanılmamızın imkânsız olduğu ilkedir. Çünkü böyle bir ilkenin hem bütün ilkeler içinde en iyi bilinen ilke olması (zira insanlar, her zaman, bilmedikleri bir şey konusunda yanılabilirler), hem de koşulsuz olması zorunludur. Çünkü herhangi bir varlığı kavramak için sahip olunması zorunlu olan bir ilke, bir başka ilkeye bağlı değildir ve herhangi bir varlığı bilmek için bilinmesi zorunlu olan şeye, zorunlu olarak her bilgiden önce sahip olmak gerekir”. Bkz. Aristoteles, Metafizik, 1005b1–15, s. 201.

41T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ FELSEFE ANABİLİM DALI, YÜKSEK LİSANS TEZİ, ÇELİŞMEZLİK İLKESİNİN KESİNLİĞİ SORUNU, Ramazan Atıl KARABEY

42Bayrakdar, M. (2015). Bir Hıristiyan Dogması: Teslis. Ankara Okulu Yayınları.s,42-44

43Schimmel, A. (2011). Sayıların Gizemi (Çev. M. Küpüşoğlu). Kabalcı Yayınevi. S,142-147

44Schimmel, A. (2011). Sayıların Gizemi (Çev. M. Küpüşoğlu). Kabalcı Yayınevi. s.,71

45Eliade, M (2003). Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 1 (Çev. A. Berktay). Kabalcı Yayınevi. S,238-239

46Küçük, A, Tümer, G. & Küçük, M. A. (2011). Dinler Tarihi. Berikan Yayınları. S,180-194

47Aydın, M. (2016). Hıristiyanlık. İçinde Ş. Gündüz (Ed.). Yaşayan Dünya Dinleri. (ss. 85-86). Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları s.95

48Holsteen, N. D. & ve Svigel, M. J. (2014). Exploring Christian Doctrine. Bethany House s. 131

49Grudem, W. (2004). Systematic Theology: An Introduction to Biblical Doctrine. Zondervan, s. 226

50HIRİSTİYANLIKTA TESLİS İNANCI VE TESLİS KARŞITLIĞI, ERCİYES AKADEMİ, 2023, 37(4), 1460-1476

Author;

AuthorCaliphate Defence Force
TiktokCaliphate Defence Force
InstagramCaliphate Defence Force
TwitterTalha Ibn Yusuf
UpscrolledCaliphate Defence Force
YoutubeIftira Tarih Utansin
ScribdCaliphate Defence Force

Bir Cevap Yazın