Sayf Al-Furqan Publications, From Darkness Toward Light Defending Islam. Exposing Falsehood. Calling to Truth. بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Kemalistlerin bugün en sevdikleri sözlerden birisi “ama o dini kullandı”, “hocalar dini kullanıyor”, “dini kullanıyorsun”, ama bilmedikleri şey, Atatürk’ün (ilahları) dini güç elde edebilmek için kullandığıdır. Nitekim kendisi, gittiği her yerde şeriatı anlatır, sünnete uygun kıyafetler giyer; TBMM açılışında mesela, dualarla, Kur’an’larla, mevlitlerle(…) açarken, Cumhuriyet kurulduktan sonra yazdığı kitaplarda Seyyid Muhammed (SAV)’e hakaret ediyor. İşte belgeleri!
Cumhuriyet kurulmadan önce
TBMM’yi açarken
Başlıkta da dediğimiz üzere, Atatürk, TBMM’yi açarken dualarla, Kur’an’larla vs. açıyor. Hatta sözlerinde halifeye biat ve hilafeti kurtaracağına dair yemin ediyor.
Nitekim Temsil Heyeti Namına Mustafa Kemal, açılış töreninde şöyle der:
1- Kerim olan Allah’ın yardımıyla Nisanın 23. Cuma günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2- Vatanın istiklali ile Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en mühim ve hayati vazifeleri ifa edecek olan Büyük Millet Meclisi’nin açılışını Cuma gününe tesadüf ettirmekle o günün bereketinden istifade edilecektir. Açılıştan önce tüm mebuslarla birlikte Hacı Bayram-ı Veli Cami-i Şerif’inde Cuma namazı kılınarak Kur’an ve namazın ışığından feyiz alınacaktır. Namazdan sonra Lihye-i Saadet ve Sancak-ı Şerif ile birlikte Meclis’e gidilecektir. Meclis’e girilmeden önce dua okunacak ve kurbanlar kesilecektir. Bu törende Hacı Bayram-ı Veli Cami-i Şerif’inden Meclis’e kadar kolordu komutanlığınca askeri kıtalar ile özel tertibat alınacaktır.
3- Açılış gününün kutsallığı için bugünden itibaren vilayet merkezinde vali beyefendinin düzenlemesiyle Kur’an hatmine ve Buhari-i Şerif tilavetine başlanacaktır. Kur’an hatmi, uğur ve bereket getirsin diye Cuma namazından sonra Meclis önünde tamamlanacaktır.
4- Mukaddes ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde bugünden itibaren Kur’an hatmi ve Buhari-i Şerif tilavet edilecektir. Cuma günü ezandan önce minarelerde salat-ı şerife okunacaktır. Hutbe sırasında Halife ve Padişahımızın adı zikredilirken kendilerinin ve tüm memleket halkının bir an evvel felah ve saadete nail olmaları için dua edilecektir. Cuma namazının edasından sonra Kur’an hatmi tamamlanarak Hilafet ve Saltanat makamı ile tüm vatanın kurtuluşu maksadıyla yapılan çalışmaların önemi ve kutsallığı ile milletin vekillerinden oluşan Büyük Millet Meclisi’nce her bir ferde verilecek vatan görevinin yerine getirilmesinin zorunlu olduğu hakkında vaazlar verilecektir. Daha sonra Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî törenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra Osmanlı ülkesinin her tarafında hükümet binalarına gelinerek Meclis’in açılışından dolayı resmi tebrikleşme icra edilecektir. Her tarafta Cuma namazından önce münasip surette mevlid-i şerif okunacaktır.
5- İşbu tebliğin hemen yayınlanması ve duyurulması için her vasıtaya müracaat olunacak ve hızlıca en ücra köyler ve en küçük askeri birimler ile ülkenin tüm teşkilat ve kurumlarına ilan edilmesi temin edilecektir. Ayrıca bu tebliğ büyük afişler halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde basılı olarak çoğaltılıp dağıtılacaktır.
6- Cenab-ı Hakk’tan tam bir muvaffakiyet için niyaz edip yalvarıyoruz.
Ayrica Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Paşa tarafından gönderilen bu beyannamenin ikinci maddesinde ise törende Hacı Bayram-ı Veli Cami-i Şerif’inden Meclis’e kadar kolordu komutanlığınca askeri kıtalar ile özel tertibat alınacaktır ibaresi bulunmaktadır. Önceden planlandığı anlaşılan tertibatın nasıl olacağı 20. Kolordu Kumandan Vekili Miralay (Albay) İsmet (İnönü) Bey tarafından Mevki Kumandanlığına bildirilmiştir(Kolordu’nun Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Ancak Ali Fuat Paşa, Kuvâ-yı Milliye’nin Batı Anadolu Komutanı olarak iç isyanların tehlikeli bir boyuta ulaşması nedeniyle 14 Nisan’da maiyetiyle birlikte Ankara’dan Bilecik’e hareket edecektir3. Dolayısıyla Ali Fuat Paşa, Meclis’in açılışı sırasında Ankara’da bulunmadığından vekâletini Miralay İsmet (İnönü) yürütmekteydi). Bu talimata göre açılış gününe ait askeri tören şöyle organize edilmiştir:
1- Nisanın 23. Cuma günü Cuma namazından sonra açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılacak olan dinî ve vatanî tören daha önce evvelce tebliğ edilmişti. O gün Cuma namazından bir saat önce Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin kapısından itibaren Topçu Alayı Kumandanı Binbaşı Naim Bey emrinde bando ile istihkâmdan bir bölük, iki manga jandarma, Konya’dan gelen süvari bölüğü ve makineli tüfek takımı ve Karaoğlan Çarşısı ağzında olmak üzere bir topçu takımı konuşlanacaktır. Muhterem Heyet ile halkın camiden çıkarak Milli Meclis binası önüne gelmelerini müteakip sağda bando olmak üzere piyade askerleri takım kolunda olarak Bahçe ile Darülmuallimin arasındaki cadde üzerinde ve yüzü Milli Meclis’e dönük olarak duracaktır. Süvari bölüğü ile makineli takımı ise piyadenin solunda bahçe duvarı altında bulunacaktır. Topçu takımı da Karaoğlan Caddesi boyunca ilerleyerek yönü istasyon olmak üzere bulunacaktır.
2- Dua edilmesinin ardından bando selam çalacak ve Padişahım Çok Yaşa diye bağırılacaktır.
3- Daha sonra kurbanlar kesilerek Meclis açılacak ve tören son bularak askeri birlikler kışlalarına dönecektir.
4- Törene nöbetçi olan ve hazır kıtalar başında bulunanlar dışındaki subaylar iştirak edebilir.
5- Akşam askere kavurmalı pilav ve tatlı verilecektir.
6- Askere Alma Heyeti başkanlığına, Jandarma Alayı komutanlığına, Mevki komutanlığına ve Kolordu şubelerine tebliğ edilmiş ve valiliğe de malumat arz edilmiştir.
(23 Nisan Cuma günü açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılacak törende bulunacak askeri birliklerin Hacı Bayram-ı Veli Camii’nden Milli Meclis binası önüne kadarki düzeni hakkında, 20. Kolordu Komutan Vekili Miralay Mustafa İsmet Bey’den Mevki Komutanlığına gönderilen talimat)
(Askeri Birliklerin Tören Düzeni)
Görüldüğü üzere, TBMM açılışında kurban bile kesilmiştir. Biraz sonra göstereceğimiz (peygambere hakaret edilen) belgelerde, bu halein ancak milleti kendisine çekebilmesi için olduğunu anlayacaksınız.
Kazım Karabekir’in kitabının başlarında Atatürk, Allah’ın adıyla dua ederken sonlarına doğru İslam’ı bitirmek istediğini söylüyor ve Peygamberimize hakaret ediyor.(18-19 numaralı kaynağa bakınız);
Gazi’nin Balıkesir Hutbesi;
7 Şubat’ta Ulu Cami’de öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlit okundu. Bundan sonra da Mustala Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu. Bu tarihi hutbeyi aynen yazıyorum:
Millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Cenab-ı Hak tarafından insanlara hakayıkı tebliğe memur resul olmuştur. Kanun-u Esâsi cümlenizce malumdur ki Kur’an-ı âzimüşşandaki husustur. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı bununla diğer kavanin-i tabiiye-i ilâhiye beyninde tezat olması icap ederdi. Çünkü bil-cümle kavanin-i kevniyeyi yapan Cenab-ı Haktır. Arkadaşlar, Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki darbe, iki haneye malik bulunuyordu: Biri kendi hanesi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini, Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber’in eser-i mübareklerine iktifâen bu dakikada milletimize milletimizin hal ve istikbaline ait husüsâtı görüşmek maksadıyla bu dar-ı kudside Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna mazhar eden Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağını ümit ediyorum.
Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir. İşte biz de burada din ve dünya için, istikbâl ve istiklâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Âmâl-i milliye, irade-i milliye, yalnız bir şahsın düşüncesinden degil, bil-umüm efrad-ı milletin arzularının, emellerinin mue hassalasından ibarettir. Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Gazi minberden indi ve mihrabın önünde namaz kıldığımız yerde yanıma geldi. Halkın suallerine cevap verirken şu sözleriyle hutbeyi sena ile izah etti:
“Biliyoruz ki Hazret-i Peygamber zamanr-ı saadetlerinde hutbeyi kendisi irad ederlerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek Hulefâ-i Raşidin’in hutbelerini okuyacak olursanız, görürsünüz ki, gerek Peygamber’in, gerek Hulefâ-i Raşidin’in söylediği söyler o günün meseleleridir. O günün askeri, idari, mali ve siyâsi, içtimai husüsâtıdır. Ümmet-i İslâmiye tekessür ve Memalik-i İslâmiye tevessüe başlayınca, Cenab-ı Peygamber’in ve Hulefa-i Raşidin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin irad etmelerine imkan kalmadığından, halka söylemek istedikleri söyleri iblağa, bir takım zevatı memur etmişlerdir. Bunlar her halde en büyük rüesâ idi. Onlar cami-i şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı tenvir ve irşat için ne söylemek lazımsa söylerlerdi. Bu tarzda devam edebilmesi için bir şart lazımdı. O da milletin reisi olan zâtın halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması, halkı ahval-i umümiyeden haberdar etmek son derece haiz-i ehemmiyettir.6
Cumhuriyet’ten önce camilere o kadar övgü yapılırken, Cumhuriyet kurulduktan sonra camiler satılmış, ahırlara vb. dönüştürülmüştür.
“Atatürk dönemindeki hükümetler, dine karşı doğrudan tavır almak yerine, yararlanabilecekleri ölçüde, dinden ve din adamlarından yararlanmışlar, ancak kendi devrimlerini tehlikeye düşürecek durumlarda, dine doğrudan doğruya müdahale etmişlerdir.”8
Sünnete uygun giyim
Atatürk’ün Cumhuriyet’ten sonra nasıl kıyafetler giydiğini görebilirsiniz, bunu göstermeye gerek yok zaten. Ama olay burada başlıyor; Atatürk, Osmanlı’da sürekli sünnete uygun kıyafet giyerdi.
Mazhar Müfit Kansu’nun yazdığı kitapta, Atatürk açıkça dini kullandığını ve içinden gelmediğini söylemektedir. Nitekim şöyle bir diyalog vardır:
Context;
Efendiler; Vaziyeti umumiye ve hususiye hakkında cümlenizce malum olan bazı hususatı burada tekrar hatırlatmayı faydadan hali bulmuyorum :
A Dört aydanberi Mısır’da İstiklali millinin temin ve istirdadı için pek kanlı vakayi ve ihtilalat devam ediyor, nihayet İngilizler tarafından bittevkif Malta’ya götürülmüş olan murah haslar tahliye olunmuş ve Paris sulh konferansına azimetlerine muvafakate mecbur olmuşlardır.
B – Hindistan’da istiklal için vasi mikyasta ihtilaller olu yor. Maksadı millllerine vüsul için bankalar, Avrupa müessesatı, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.
Afganistan ordusu da İngilizlerin milliyeti imha siyasetine karşı harbediyor. İngilizlerin bel bağladıkları hudut kabailinin dahi Af ganilere iştirak ettiğini ve bu yüzden İngiliz askerlerinin dahile çekilmeğe mecbur olduğunu İngiliz gazeteleri itiraf et mişlerdir.
C Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve ecnebilerin tahak küm ve idaresinden tekmil Arabistan hali galeyandadır. Arabis tan’ın her yerinde ecnebi boyunduruğu reddolunuyor. Yalnız refah ve saadeti memleket için ecnebilerin iktisadi, ümrani, medeni vesaitinden muavenete rıza gösteriliyor. Bağdat ve Şam içtimaı umumileri her tarafa bu kararı neşretmiştir.
D – Ahiren devletler arasında hasıl olan rekabet münase betiyle İngilizlerin Kafkasya’ dan kamilen çekilmesine karar veril miş ve tatbikat bir müddettenberi başlamıştır. İtalyan kuvvet lerinin Batum tarikıyle Kafkasya’ya gelmesi mukarrer ise de İtal yanlar Kafkasya’daki ahvali dahiliye münasebetiyle bu kararın tatbikinden korkuyorlar.
E – İstiklali millilerini tehlikede gören ve her taraftan istilaya maruz kalan Rus milleti bu tahakkümü umumiye karşı bütün efradı milletinin kudreti müşterekesiyle çarpışıp umumun malumu olduğu veçhile bu kuvvet kendi memleketleri dahilinde galebe çalmış ve kendi üzerine musallat olan milletleri de dairei nüfuz ve sirayetine almakta bulunmuştur.
F – Şimdi Kafkas, Azerbaycan, ve Gürcistan birbirleriyle ittihad ederek mevcudiyeti milliyeleri aleyhine yürümek isteyen Denikin ordusunu harben tazyik ve Karadeniz sahiline sürmüştür.
G – Ermenistan’a gelince : Bir fikri istila perverde eden Ermeniler, Nahcivandan Oltu’ya kadar bütün ahalii islamiyeyi tazyik ve bazı mahallerde katliam ve yağmagerlikte bulunuyorlar. Hudutlarımıza kadar İslamları mahva mahkum ve hicrete mecbur ederek vilayatı şarkıyemiz hakkındaki emellerine doğru emni yetle takarrüp etmek ve bir taraftan da 400 bin olduğunu iddia ettikleri Osmanlı Ermenisini bir istinatgah olmak üzere mem leketimize sürmek istiyorlar. Karadeniz’in garp tarafındaki vakayie gelince; Macar ve Bulgarlar memleketlerinin mühim bir kısmını istila etmek isti yenlere karşı bütün mevcudiyeti milliyeleriyle çalışıyorlar.
Meriç nehri garbında yani Balkan Harbinden evvel devleti mizin malikanesi olan Garbi Trakya’nın Bulgarlardan alınarak Yunanlılara verilmesi düveli itilafiyyece karargir olmasından naşi harekatı tatbikiye başlamış ve Yunan işgal kuvvetlerine karşı Bulgar kuvayi milliyesi tarafından takviye edilen Bulgar kuvvetleri Garbi Trakya mıntıkası dahilinde verdikleri muha rebat neticesinde müteaddit Yunan fırkalarını defetmiştir. Vaziyeti hususiyemize gelince : Daha Dersaadet’ten çıkmadan evvel vatan ve milletin çarci tahlisi hakkında bir çok ricali mes’ule ve muktedire ile görüştüm. Payitahttaki münevveranın, din ve devlete hizmetleri mesbuk zevatı ali yenin mesaii masruf eleri kıy mettar olmakla beraber, tesir ve mürakabe altında mahsur bir muhit, kendilerini daima tehdit ve akametle müteessir etmektedir. Herhalde mukadderata hakim bir iradei milliyenin müda haleden masun bir surette zuhuru ancak Anadolu’dan munta zırdır. Buna istinadendir ki bir şurayi millinin vücudunu ve ancak kuvvetini iradei milliyeden alacak mesul bir hükümetin mevcudiyetini talep etmek, bilhassa son zamanlarda payitahtın hemen tekmil tabakatı mütefekkirini için bir fikri sabit halini almıştır. Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arzedeyim ki, mem leketimizde külliyetli ecnebi parası ve bir çok propagandalar cereyan ediyor. Bundaki gaye pek aşikardır ki hareketi milliyeyi akim bırakmak, amali rnilliyeyi felce uğratmak, Yunan, Ermeni amalini ve bazı aksamı millıirnmei vatanı işgal gayelerini teshil etmektir. Bununla beraber, her devirde her memlekette ve her zaman zuhur ettiği gibi, bizde de kalb ve asabı zayıf, gayri müdrik in sanlarla beraber, vatansız ve aynı zamanda refah ve menfaati şahsiyesini vatan ve milletinin zararında arayan esafil de vardır. Şark umurunu tedvirde ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek mahir olan düşmanlarımız, memleketimizde bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddesatının gayei necatiyle çırpınan bütün millet, işbu tariki azim ve mücahede sinde her türlü mevanii muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir. Bütün bu gayeleri istihsal için vakfı amal eyleyen milleti necibemizin içinde bir ferdi milli gibi çalışmaktan mütehassil zevk ve mübahati burada şükran ve mefharetle arzeylerim.
En son olarak niyazım şudur ki, cenabı vacibül amal haz retleri, Habibi Ekremi hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyaneti celilei ahmediyenin ilayevmilkıyame harisi astakı olan milleti necibemizi ve makamı saltanat ve hilafeti kübrayı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun.”
Paşa’nın bu nutku salonu yerinden sökecek kadar kuvvetli ve sürekli bir surette alkışlanmıştı. Nutkun sonundaki duayı, padişahlık ve hilafet müessesesi hakkındaki temenniyatı belki garip bulursunuz.
O zaman ben de aynı hissi duymuştum. Hatta, kongre akşamı Paşa’ya :
a’ya : -Paşam, nutkunuzun sonunu müftü efendinin duası gibi bitirdiniz… Dedim. Bu tarz konuşmamı hoş gördüğü için sadece güldü ve :
-Maksadını anlıyorum, anlıyorum amma, şimdi vazife miz halkı, vatanı ve esir Padişahı kurtarmaya, inandırmaktan ibarettir. Cevabını verdi ve.. ilave etti :
-Zamanında hiç bir şeyi kaçırmamak ve zamansız hiç bir şeye uzaktan yakından tevessül etmemek başlıca dikkatimizi teşkil etmelidir.
Paşa, muhakkak ki haklı idi. Ve milletin psikolojisi ancak bu tarzda çalışmayı emrediyordu. Yalnız Erzurum kongresinde değil, onu takip eden uzun ve malum safhalar içinde dahi Padişah ve Halifeye dua etmek, onun esaretten kurtalmasını dilemek bir zaruret ve hatta muvaffakıyet şartı bulunuyordu.
Kongre seçimleri bitirdikten ve Paşa’nın ilk tarihi nutkunu dinleyip ruznamesini müzakereye başladıktan sonra, hararetli tartışmalara sahne olmaya başlamıştı. Riyaset makamını doğrudan doğruya Paşa hazretleri işgalde devam ediyorlardı. Ve .. bunun için de çok yoruluyorlardı. Münakaşalar uzadıkça kongre de uzuyor ve günler geçiyordu. Kongrenin on dört gün bütün harareti ile devam ettiği gözönüne getirilirse, Paşa’nın ve hatta hepimizin yorgunluk derecesini tah min etmek de güç olmaz.
Ayrıca Atatürk, Nutuk kitabında da aynısını söylemektedir. Nitekim kendisi şöyle söylemektedir:
“Efendiler, Meclise teklif ettiğim mühim bir husus da, hükümet teşkili meselesiydi. Bu meselenin ve buna dair teklifte bulunmanın, o devir için ne kadar nazik olduğunu takdir buyurursunuz. Hakikat, Osmanlı saltanatının ve hilâfetin münkariz ve mülga olduğunu düşünerek yeni esaslara müstenit, yeni bir devlet kurmaktan ibaret idi. Fakat vaziyeti olduğu gibi telâffuz etmek, maksadın büsbütün ziyaı mucib olabilir miydi? Çünkü efkâr ve temayülâtı umumiye, henüz padişah ve halifenin mazur mevkiinde bulunduğu merkezinde idi. Hattâ Mecliste, ilk anda makamı hilâfet ve saltanatla irtibat ve hükümeti merkeziye ile itilâf aramak cereyanı başgöstermişti. İstanbul şeraitinin halife ve padişah ile, ne aleni ne de hususi ve mahrem temasa müsait olmadığını izaha çalıştım. Böyle bir temasla ne anlamak istediğimizi sordum ve ‘milletin; istiklâl ve tamamiyeti mülkiyenin temini için çalışmakta olduğunu haber vermek için ise, buna hacet yoktur. Çünkü padişah, halife olan zatın da bundan başka bir şey düşünmesine ve arzu etmesine imkân var mıdır? Bunun aksini ağzından işitsem inanmam, mutlaka bunun icbar ve tazyik altında söyletildiğini kabul ederim’ dedim. Aleyhimizde çıkarılmış olan fetvanın sania ve hükümeti merkeziye evamir ve tebligatının muhtacı tefsir olduğunu söyleyerek, bazı zayıf kalbli ve zayıf muhakemeli insanların saik olmak istedikleri teenniye lüzum görmediğimizi izah ettim.”
Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk’ ün imamlar ve medreselerle ilgili bazı hatıraların nakletmektedir:
“Meclis’te müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaatle namaz kıldırırdı. Dikkate değer ki, Kurtuluş Savaşları zaferle taçlan dıktan sonra Atatürk Ankara’ya döndü. Meclis kapısı önünde resmi üniformasıyla bekleyen imam efendi Atatürk’ü durdurdu, ellerini kaldırdı. Fakat duaya başlar başlamaz Atatürk hiddetle, ‘Burada böyle şeylere lüzum yoktur, bunları camide yapabilir siniz. Biz savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!’ dedi ve imamı kovdu.”15
Din ve Namus Anlayışı Kaldırılmalı;
Atatürk ile arasında geçen bir tartışmayı Kazım Karabekir Paşa’dan dinliyoruz:
Atatürk ile arasında geçen bir tartışmayı Kazım Karabekir Paşa’dan dinliyoruz:
“10 Temmuz 1923’te Ankara İstasyonu’ndaki Kalem-i Mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonra Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık. ‘Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkumdurlar.’ dediler. Kendisini hilâfet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi: ‘Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.’”16
“Din anlayışını kaldırma” fikrinin bu anıda yer alması, okuyucuya tuhaf veya kuşkulu bir anı gibi gelebilir; ancak Atatürk, mevcut bütün dinlerden vazgeçme ve insanlığa daha anlaşılır bir “insanlık dini” kurma teklifini Nutuk’ta açıkça ifade etmiştir. Bazıları bu görüşü anlamakta zorlansa da, Atatürk’ün görüşü budur.17
Atatürk, Kur’an’ı ve benzeri metinleri ilkel safsata olarak düşündüğü iddia edilmiştir. Kazım Karabekir Paşa, Atatürk’ün kendisine şu sözleri söylediğini aktarır:
“Evet, Karabekir, Arapoğlunun yavelerini Türk oğlu arma öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.”18
Yine aynı kitapta, dini tamamen kaldırmak istediklerini ve din adamlarının onlara bir engel olduğunu söylüyor;
19 Ağustos Pazar akşamı Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar -Lâtife Hanım ile birlikte- bana akşam yemeğine geldiler. Keçiören’e giderken sağ tarafta Kubbeli Köşk denen mevkide, bol suyu ve büyücek havuzu olan bir köşkte kira ile oturuyordum. İsmet Paşa, Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Lâtife Hanım’la birlikte, bir kere daha bana akşam yemeğine gelmişlerdi.
Münakaşayı, İsmet Paşa ile ben yaptım! Mustafa Kemal Paşa sükünetle bizi dinledi. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne İktisat Kongresi’nin ve ne de heyet-i ilmiyenin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkılâp hamlesi teklif etti:
Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.
İlk Fethi Bey Grubu’ndan sonra da Mustafa Kemal Paşa’dan işittiğim bu yeni inkılâp zihniyetini İsmet Paşa bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak, bu üç şahsiyetin üç maddelik programları kulaklarımda tekrarlandı:
Murat Bardakçı’nın köşe yazısında dikkat çekici bir belgeden anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal Paşa, dini bayramları kutlama konusunda isteksizdir ve bayram tebriklerine cevap vermek istemez. Bardakçı, yazısında şunları aktarıyor:
1931’in Ramazan Bayramı’nın gelmesinden birkaç gün önce yazılan ve şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 04016646-51 numarada muhafaza edilen belge, Mustafa Kemal Paşa’nın uzun seneler “Kalem-i Mahsus”, yani “Özel Kalem” Müdürlüğü’nü yapan Hasan Rıza Bey’in Konya’dan Ankara’ya, Cumhurbaşkanlığı’ndaki ofisine gönderdiği şifreli bir telgraf…
O sırada yurt gezisine çıkmış olan Paşa ile Konya’da bulunan Hasan Rıza Bey, telgrafında Çankaya’ya “Reisicumhur Hazretleri dinî bayramlara fazla bir mevki vermemek için vâkî olan tebrikata cevap vermemeyi tercih buyurmuşlardır. Kemâl-i t’âzimle arzederim”; yani günümüzün Türkçesi ile “Cumhurbaşkanı Hazretleri dini bayramlara fazla bir yer vermemeyi arzu ettiklerinden gönderilen tebriklere cevap vermeyeceklerdir; üstün saygılarla arzederim” diyor.
1888 ile 1970 arasında yaşayan, Çankaya Köşkü’nün önce mutemedi, ardından Reisicumhur’un Özel Kalem Müdürü, daha sonra Cumhurbaşkanlığı’nın Genel Sekreteri olan, bütün bu görevlerde bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın umumî vekilliğini de yapan ve Paşa’nın en yakınındaki birkaç kişi arasında yeralan Hasan Rıza Bey, yahut tam ismi ile “Hasan Rıza Soyak”, şifreli telgrafında iki konudan bahsediyor: Üzerinde çalışılan bir kanunun veya yönetmeliğin bir maddesinin Meclis Başkanı Kâzım Paşa’ya, yani Kâzım Özalp’e derhal takdim edilmesi gerektiğinden ve Mustafa Kemal Paşa’ya gönderilen bayram tebrikleri hakkındaki kararından…
O senelerde henüz “Atatürk” soyadını almamış olan Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’nın böyle bir karar vermiş olmasının sebebini bugün artık bilmiyoruz ve bu konuda sadece farklı tahminlerde bulunabiliyoruz:
Çankaya’daki maiyetine her bayramda önceden bizzat hazırladığı listelere göre bahşişler dağıttığı yine arşiv belgelerinden açıkça görülen Paşa bayramlarda gelen binlerce, hattâ onbinlerce tebrik mesajını ayrı ayrı cevaplandırmanın Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi’ne büyük bir yük olduğunu düşünmüş olabilir yahut telgrafta geçen “dinî bayramlara bir mevkî vermemek” ibaresi “dinî bayramların toplum hayatındaki konumlarının güçlenmesini engellemek” şeklinde yorumlandığı takdirde, kararın “o senelerde ardarda yapılan inkılâplar doğrultusunda alınmış olduğu” neticesine varılabilir…
Bugün, bu ihtimallerden hangisinin doğru olduğunu bilenlerin artık hiçbiri hayatta değil, hepsi uzun seneler önce başka âleme göçtüler…
Dolayısı ile, Mustafa Kemal Paşa’nın dinî bayramlar ve bayram tebrikleri hakkındaki kanaatlerini ifade eden bu belgeyi hiçbir yorum yapmadan ve tahminde de bulunmadan aynen yayınlıyorum20;
Hasan Rıza Soyak’ın Atatürk’ün dinî bayramlar ve bayram tebrikleri hakkındaki kararını Çankaya Köşkü’ne bildirdiği şifreli telgraf.
Atatürk, maddenin dışarıdan müdahale olmaksızın kendi kendini var edip geliştirdiği anlayışına sahip olup, “yaratılış” kavramını kabul etmez, aksine bunu çürütmek için çaba gösterir.
Ona göre, evren, ilk insanlar ve diğer canlı hayat tabiat şartları içerisinde kendiliğinden oluşmuştur. Kemalist rejim, evrenin ve insanın oluşumunu yaratıcı ve yaratılış kavramlarını dışlayarak materyalist bir anlayışla izah etmiştir.
Atatürk’e göre, evrenin kendisi bizatihi güçtür, ezici/boğucu en büyük kuvvettir; evren kanunlara tabidir ve insan her şeyden büyük olan evrenin bir parçasıdır. Nitekim kendisi;
“Tabiatın en büyük kuvvet olduğunu keşfeden, binlerce sene evvel yaşamış eski insanlardır.”22
Bir Cevap Yazın