بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
- 19 mayıs’ta ne oldu?
- Sultan Vahdettin (ra) neden anadoluya kacmadi?
İşin özü ve özeti şudur…
İngiltere İslâm ülkelerinin çoğunu sömürgeleştirmişti. Bu sömürge sisteminin en büyük engeli Halife idi. Çünkü İslam dünyasının büyük bir bölümü halifeye bağlılığını sürdürüyor, halife Müslümanlar arasında itibarını koruyordu.
İngiltere’nin mutlak hâkimiyetinin sağlanması ve Filistin’de bir İsrail devletinin kurulması için halifenin bertaraf edilmesi gerekiyordu…
Bunun için de öncelikle saltanatın kaldırılması lâzımdı. Arkasından doğal olarak sıra hilafetin kaldırılmasına gelecekti. Çünkü hilafet saltanatla kaimdi. Sultan II. Abdülhamid bu amaç istikametinde tahttan indirildi. Ama sırasıyla tahta geçenler arasından “hain” çıkmadı; İngiliz emellerine hiçbir padişah âlet olmadı. Geriye tek yol kaldı: Saltanat ve hilafetten kurtulup işi kökünden çözmek.
Bu karar gereğince, Hilafet Merkezi (Dar-ül Hilafe) İstanbul 16 Mart 1920’de İngilt-ere tarafından işgal edildi…
Bunun bir sonucu olarak;
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı dağıtıldı. (Sonradan Ankara’ya gidip TBMM’yi açtılar. Peki, İngilizler, Ankara’da toplanacağını bile bile Meclis’i neden dağıttılar? İstanbul’da denetim altında tutmaları çıkarlarına daha uygun değil miydi?)
İstiklâl Savaşı’nı başlatmak üzere Mustafa Kemal, yanında kurmayları olduğu halde, İngiliz savaş gemileriyle hücumbotlarının kuş uçurtmadığı İstanbul Boğazı’ndan rahatlıkla geçip Samsun’a çıktı (İngiltere’nin dillere destan istihbaratının bunu fark etmemiş olması ilginçtir. Osmanlı ordusunda onca meşhur general varken, Mustafa Kemal’in seçilmesi ise ayrı bir ilginçliktir)… Sonradan çok duyulacak Mustafa Kemal Paşa ismi, bu şekilde öne çıkmış oldu…
Ardından, Türk Milleti’nin en çok tepki duyduğu Yunanlılar, İngilizlerin teşvikiyle, hiç gereği olmadığı halde (bunu Venizelos defalarca ifade etmiş, hatta Lozan’da İsmet Paşa’ya: “İkimiz de İngiliz oyununa geldik Paşam” demiştir), 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettiler… Bunu planlayanlar bir şeyin çok farkındaydı: Türkiye, Yunanlılara, İstanbul’u işgal eden İngilizlere göstermediği kadar büyük bir tepki gösterecekti. Acaba Türk halkı, bir savaş vermeye mi zorlanıyordu? Zira savaş olmazsa zafer de olmaz. Zafer olmadan kimse kahraman olamaz! Nitekim halkımız, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesine korkunç tepki gösterdi. Kitleler yeniden “vatan savunması”na koştu. Böylece Kurtuluş Savaşı daha kolayca organize edilebildi.
Yunanlılar İzmir’e çıktıktan sonra, İngiltere tarafından terk edildiler. Hiçbir destek verilmedi. Hatta zaman zaman köstek olundu. Anadolu’da savaşan birliklerine lojistik destek sağlamaları da engellendi. Böyle bir şeyi Yunanlılar da beklemiyorlardı. Çok büyük kayıplara uğradılar.
İngiltere isteseydi, biz Yunanlılarla uğraşırken saldırabilir, bizi çok zor durumda bırakabilirdi. Hatta savaşı kazanmamızı engelleyebilirdi. Nedense bunu yapmadı. Sanki İngiltere, Yunanlılarla girdiğimiz savaşı bizim kazanmamızı istiyordu. Kazandık. Bu sayede Ankara ekibi (Mustafa Kemal ve arkadaşları) öne çıktı. Yurtta ve dünyada tanındı.
Başka türlü yapılması mümkün olmayan (saltanat ve hilafetin kaldırılması, kılık kıyafetin, alfabenin, hukuk sisteminin değiştirilmesi gibi) büyük değişiklikler, büyük zaferin ışığında yapıldı.
İngiltere, 6 Ekim 1923’te işgali kaldırıp merasimle İstanbul’u terk etti. Halbuki İstiklâl Savaşımız boyunca hiçbir cephede onlarla savaşmamış, hiçbir cephede yenmemiştik. Neden gelmişlerdi, niçin gidiyorlardı?
Gidiyorlardı, ama “Sultan Vahdettin’in şahsında simgelenen iki derin kavramı da y-anlarında götürüyorlardı: Saltanat ve Hilafet Yoksa bunları götürmek için mi gelmi-şlerdi?..
Resmi tarih bu konuda suskun… Ancak karinelerden hareket ederek bazı sonuçlar çıkarmak mümkün… İngiltere, İslam dünyasının zenginliklerini (en başta da petrol) daha rahat yağmalayabilmek için, önce İslam dünyasını sahipsiz hale getirmek ge-rektiğini öteden beri biliyor, İslam âlemine ilişkin politikasını bu eksende sürdü-rüyordu? Önce başsız bırakılacak, param parça edilecek ve lokma lokma yutula-caktı. Belli ki, Arap âleminin bugün duçar olduğu sancıların tohumu dün atıldı…
Sınırları İngiliz generallerin botlarının burnuyla kum üstünde çizilen yapay ülkeler bugün aynı devletler tarafından bombalanıyor (Irak, Libya, muhtemelen de Suriy-e…) Ödenen bedel, dünkü gafletin bedelidir.
19 Mayıs’a gelelim…
“O, olmasaydı” derdi Başöğretmenim, “hepimiz İngiltere’nin kölesi olacaktık!”
“O, olmasaydı zulüm altında inim inim inleyecektik!”
“O” Atatürk’tü… 19 Mayıs 1919’da çürük Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmış, oradan Amasya’ya, sonra Erzurum’a gitmiş, Misak-ı Milli sınırları Sivas’ta çizilmiş, vatanı kurtarıp Cumhuriyet’i ilân etmişti.
Onu hepimiz çok sevecektik!
Peki, ama sevgimizi nasıl gösterecektik?
Kolaydı: Padişahlara veryansın edip tüm tarihi karalayacaktık! Sonra her yere bol miktarda heykellerini dikecektik (özellikle darbe dönemlerinde)…
Dağlara, taşlara vecizelerini yazacaktık! Kendisini de ilkelerini de kanunlarla koru-yacaktık…
“O” bu işten acaba memnun olacak mıydı?.. Bunu kimse bilemezdi elbet, öyle old-uğunu var sayı yorduk.
Her milli bayramda biraz daha yücelttik. Biraz daha abartılı övgüler düzdük, birbiri-nden kopya kitaplar yazdık.
Ne de olsa fikre, düşünceye karşı boykotumuz vardı, derinleşme konusunda çok tembeldik, araştırma angarya geliyordu…
Geriye kala kala birkaç şey kalıyordu: Atatürk’ü alabildiğine övmek…
Kanunla korumak…
Bütün bulvarlara, meydanlara heykellerini dikmek, sözlerini yazmak.
Her 19 Mayıs’ta temsili Bandırma Vapurundan heykelini rıhtıma çıkarıp heykele se-lam durmak…
İşi o kadar abarttık, o raddeye vardırdık ki, mevcutlar yetmedi, 22 metrelik dev bir heykelini Artvin’e dikmeye karar verdik (2012)…
Yalnız bir sorun vardı: Bu 19 Mayıs’ta açılışı yapılacak olan 22 metrelik heykelin heykeltıraşı ile Artvin Valisi’nin arasına birden bir “kara kedi” girmişti.
“Vali, benden heykeli teslim etmemi istedi” diyordu, heykeltıraş Sıtkı Kahvecioğlu, “Ben de Atatürk’ü kimseye teslim edemeyeceğimi söyledim. 19 Mayıs’taki törene beni davet etmedi… Ben ayrı açılış yapacağım.” (Hürriyet, 12 Mayıs 2012)
Vali mi haklı, heykeltıraş mı, bilmiyoruz: “Atatürk’ü kimseye teslim etmem” sözü ile Atatürk’ü teslim almak isteyenlerin varlığını mı vurguluyor, yoksa salt heykelden mi bahsediyor? Bunu dahi bilmiyoruz.
Ama içimize bir kurt da düşmüyor değil. İçime kurtlar düştükçe nedense ilkokuldaki başöğretmeni hatırlıyorum. Rahmetli (herhalde rahmetli olmuştur) desteksiz atardı:
“O olmasaydı, hepimiz İngiltere’nin kölesi olacaktık!”
“O olmasaydı, İngilizler ezanı kaldıracak, Kur’an eğitimini yasaklayacaktı!”
“O olmasaydı, camiler kiliseye çevrilecekti.”
“O olmasaydı, zulüm altında inim inim inleyecektik!”
Soramazdık: Ey Başöğretmenim, 1950’ye kadar millet zulüm altında inlemedi mi?..
İngiltere isteseydi, işgali İstanbul dışına taşırıp tüm Türkiye’ye yayabilirdi, ama yapmadı, neden?..
Ezan-ı Muhammedî ve din eğitimi 1950’ye kadar yasaklanmadı mı?..
Camilere sıralar konması, oturularak “tapınılması”, müzik aleti çalınması teklifi “Din-de Reform Layihası” adı altında teklif edilmedi mi?
Başöğretmenim soru sorulmasından hiç ama hiç hazzetmezdi. Ama elinden gelse değil 22 metrelik, 122 metrelik heykel bile dikerdi.
***
Neyse, 27 Mart 2008 tarihli Vakit Gazetesi’nde yayınlanan Nezih Uzel röportajı çok ilginçti. Bendenize malum olanlar, tevsik (belgeleme) ediliyordu.
Uzel, 1972’de, Atatürk’e İstanbul’dan ayrılma izni veren İngiliz istihbarat subayı Be-nnet’le konuşmuş, sesini kaydetmiş, sonra ayrıntısıyla yazmış, ancak bu çok ilginç röportajı yayınlatacak gazete bulamamıştı.
Sebebini soran Vakit muhabirine: “Basın ilgilenmedi” diyor, “Nezih Demirkent’in (Hürriyet’in o zamanki Genel Yayın Yönetmeni) önüne koydum, bir hafta sonra iade etti, ‘Bırak bunları, resimli roman yaz!’ dedi. Milliyet’i bu hale getiren Rahmetli Turhan Aytul’un (Milliyet’in o zamanki Genel Yayın Yönetmeni) önüne götürdüm, ilgilenmedi. Bennett’le matbaaya gittik, ama yüzüne bile bakmadı. Röportaj kapı kapı dolaştı, ama yayınlayan olmadı. Atatürk’ü mezardan çıkarıp getirsem belki onu da tanıyamayacaklardı.” (Muharrem Coşkun’un Röportajı, Vakit, 27 Mart 2008)
Haklı, çünkü “Atatürkçüler, Atatürk’ü olduğu gibi değil, kendi kalıpları içinde severler. Bennet’in şu cümlesi, olayı zaten yeteri kadar açıklıyor: “…bu giden heyetin (Bandırma vapurundakiler), ortalığı yatıştırmaya değil, alevlendirmeye gi-deceklerini biz anladık, ama Dışişleri Bakanlığı vizeyi vermemiz için ısrar etti.”
Neden o kadar ısrar etmiş acaba, İngiliz Dışişleri Bakanlığı? Burada Bennet hak-kında kısaca bilgilenmekte yarar var…
Tam adı, John Godolphin Bennett (8 Haziran 1897-13 Aralık 1974). İngiliz ordusunun işgali altındaki İstanbul’da istihbarat yüzbaşısı… Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişi için gereken vizeyi 16 Mayıs 1919’da o imzaladı. İyi Türkçe konuşan Bennet, İşgal Kuvvetleri Komutanı General Milne’in de özel tercümanıydı, bu sıfatla her görüşmeye katılıyordu.
General’le padişahın bir görüşmesini şöyle anlatıyor:
“Orada (sarayda padişahla görüşülürken) dört kişiydik: Ordu kumandanı General Milne, tercüman olarak ben, Sultan Vahdettin ve bir görevli daha… Padişah ile General, İngiliz işgali ve şehrin asayişi ile ilgili uzun bir görüşme yaptılar. Şimdi ayrıntıları pek hatırlamıyorum.
Toplantı bittiğinde General Millne’in biraz sinirli olduğunu fark etmiştim. Özellikle tercümeye dikkat harcadığım için konulara fazla dalamıyordum. Ancak General Milne’in bu konuşmadan hoşnut olmadığı ortadaydı.
Dışarı çıktık, Milne arabasına binerken kulağıma eğildi: ‘Bu adama fazla güv-enilmez’ dedi. General Milne’in görüşüne katılmıştım. O görüşmeden sonra Sultan Vahdettin’i daha sıkı kontrol altına almam gerektiğini anladım ve sarayın etrafına tel örgü çevirttim. Tek bir çıkış kapısı bıraktım, nöbetçileri arttırdım.
Sonraki günlerde kesin kanıya sahip oldum. Sultan Vahdettin, Anadolu’ya kaçacaktı. Bir fırsatını bulduğunda Küçük Asya’ya geçecek ve milliyetçi direnişi örgütlemeye çalışacaktı. Buna milliyetçilerin nasıl bir yanıt vereceklerini araşt-ırmaya koyuldum. Gelen haberler İngiliz politikası yönünden pek de iç açıcı değ-ildi…”
İşte bu yüzden engellendi. Anadolu’ya geçmesi istenmedi. Çünkü o takdirde İngiliz oyunu bozulacak, saltanat ve hilafet kaldırılamayacaktı. Sarayın etrafına tel örgü çektiler.
Bunu bile bile “Vahdettin, neden Anadolu’ya geçmedi?” diye hâlâ soracak insan var mı?
Besbelli geçemedi. Kendisini temsilen bazı yüksek rütbeli subaylarını gönderdi. “Mustafa Kemal’in cumhuriyetçi fikirleri var” diye itiraz edenlere de, “Vatan kurtu-lsun da ne olursan olsun” cevabını verip susturdu. Sonrası malum… Konumuzu Mı-sır koloneli Lord Cromer’in hatıratında yer alan bir tespitle bitirelim. Şöyle diyor:
“Bir ülkeyi ele geçirmek zor değildir. O ülkede halkın güvendiği, sözüne inandığı, peşinden gittiği adamlar vardır. Askeri işgalin başladığı gün bunları garnizona toplarsınız, geri kalan halk yığınları posadır. O ülkeyi en az elli yıl istediğiniz gibi yönetirsiniz…”
Nihayet 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi (başka ne ilan edilecekti ki zaten, saltanat devam etse, milletin başına Sultan Vahdettin olmasa bile hanedandan başka biri geçecek, bu durumda kimse cumhurbaşkanı, başbakan, bakan filan olamayacaktı), ne var ki bu “isimden ibaret” bir cumhuriyet oldu.
Haklar ve hürriyetler açısında görüntü tam bir “diktatörlük” görüntüsüydü! Bunu Atatürk de saklamıyor zaten: Hiçbir zaman “demokrasi” iddiasında bulunmuyor. Zaman zaman da tersini söylüyor:
“Efendiler, bizim hükümetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükümet değildir ve gerçekten kitaplardaki hükümetlerin, İslâmî niteliği bakım-ından, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir.
…Sosyal bilim bakımından bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyali-zme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzetmem-ekle ve benzememekle övünmeliyiz! Çünkü biz bize benziyoruz, efendiler!” (Aralık 1921)
Kısacası Atatürk, “Demokrasinin de sosyalizmin de canı cehenneme” diyor, “bizim rejim başka rejim!” Ne var ki siyaset bilimi bu tür rejimlere bir isim verilmiştir: “Diktatörlük!”
Hukuk dışı “İstiklâl Mahkemeleri”ni başka türlü nasıl kuracaksınız, sırf şapka giym-edikleri için insanları nasıl asacaksınız?
NOT: Gazeteci Nezih Uzel, 1972’de onunla bir röportaj yaptı (sonradan bu röportajı “İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı Bennett Anlatıyor: Atatürk’e Nasıl Vize Verdim?” ismiyle 2008’de kitaplaştırdı / Selis Kitaplar).

Bir Cevap Yazın