KORKUNÇ BİR HAK VE HAKİKAT KALPAZANLIĞI;

Published by

on

Sayf Al-Furqan Publications, From Darkness Toward Light
Defending Islam. Exposing Falsehood. Calling to Truth.
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Sultan II. Abdülhamid Han’ın saltanatının ilk aylarında “hasbe’z-zaman ve bi’z-zarure” sadâret makamına getirilen “Midhat Paşa” adlı “büyük” değil “küçük” adamın niçin yurt dışına çıkarıldığına daha evvel muhtelif vesilelerle temas etmiştik. Bugün, o “küçük adam”ın, yalan söyleyen tarihin dilinde ve kaleminde “devleştirilen cüce’nin başka bir marifeti üzerinde durarak onun küçüklüğünün derecesini tespite çalışacağız.

“Hasbe’z-zaman ve biz-zarure” sadâret makamına getirildiğinin farkına varmayan ve sadâret makamına oturunca kendisinde bir şeyler vehmedip zaruret ortadan kalkınca bir kenara atılıvereceğini düşünmeyen cüce Midhat Paşa, 5 Şubat 1877 Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde Mabeyne davet edilmiş ve Mabeyn Müşiri Eğinli Said Paşa vasıtasıyla elinden “Mühr-i Hümayun” alınan Midhat Paşa’ya, hakkındaki yurt dışına sürgün kararı tebliğ edilmiştir. Midhat Paşa bu kararı öğrenince Roma İmparatoru zalim Neron’un ölürken söylediği, “Dünya büyük bir sanatkâr kaybediyor.” sözüne benzer bir şeyler mırıldanıp:

“Eğer beni buradan tard u teb’id ederseniz, alimallah memleket mahvolur.” demiştir.

Bu hezeyandan sonra nereye gönderileceğini sormuş, dilediği yere gitmekte serbest olduğunu duyunca; Yanımda param yok, biraz para isterim! demiş ve kendisine Abdülhamid Han’ın ihsanı olarak beş yüz altın verilmiştir. Midhat Paşa, kendi teşrifat memuru Kâmil Bey’e yazdığı 29 Teşrinisânî/Kasım 1293/1877 tarihli mektupta, aldığı bu parayı, “Dersaadet’ten (İstanbul’dan) hareket-i âcizanemde ihsan buyurulan beş yüz…” lira diyerek itiraf ettiği hâlde yalan söyleyen tarihin iddiasına göre güya,

Efendimizin ihsanlarına muhtaç kullarından değilim, diyerek reddetmiş imiş! Yalan! Midhat Paşa, Abdülhamid Han’ın ihsanını cebine yerleştirmiş ve bu sözde büyük adam, Brendizi yolunu tutarken son sözü şu olmuştur:

Allah rahmet eylesin bu millete!

Öyle ya! Midhat Paşa Hazretleri gibi büyük bir devlet adamı yurt dışına çıkarılınca memlekette işleri yürütecek kim kaldı ki? O hâlde “Allah rahmet eylesin bu millete!”

Midhat Paşa adlı devleştirilmiş cüce böylece İstanbul’dan çıkarılır ve “Beni sürerseniz memleket mahvolur.” diyecek derecede kendinden geçen o megaloman, Çanakkale Boğazı’nı geçerken İstanbul’da ihtilal çıkıp çıkmadığını araştırmaya başlar amma onun yurt dışına çıkarılışına kimse aldırış etmez. Hatta Midhat Paşa’nın yoldaşı Ali Suavi, Vakit gazetesinde paşası aleyhine pek güzel(!) bir de makale yayınlayıverir.

Midhat Paşa, İstanbul’dan “İzzeddin” vapuru ile çıkarılmış ve İtalya’nın güney sahilindeki Brendizi şehrine varır varmaz, iki İngiliz tarafından karşılanmıştır. Bir sene, sekiz aya yakın yurt dışında kalan Midhat Paşa’nın Avrupa’daki karanlık siyasî temasları hoş görülmemiş ve kendisinin Girit’te oturmasına müsaade olunmuştur.

Bu arada affedilmesi için devamlı Abdülhamid Han’a müracaat eden Midhat Paşa evvela Suriye, bilahare İzmir valiliğine getirilmiştir. Onun İzmir valisi bulunduğu sırada Sultan Abdülaziz Han’ın katillerinin muhakemesine lüzum görülmüş ve yürütülen tahkikat sonunda Midhat Paşa’nın da İstanbul’a getirilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak Devlet-i Aliyye’nin İzmir Valisi Midhat Paşa Hazretleri bu muhakeme dolayısıyla yakalanıp İstanbul’a götürüleceğini anlayınca konağının arka kapısından kaçıp hemen yakında bulunan Fransız Konsoloshanesi’ne “iltica” etmiştir. Bu firar ve iltica olayı üzerinde durmak gerekir.

ABDULHAMID HAN CAN KORKUSUNA DÜSEREK MURACAATLA ILTICA HAKKI ISTEDIMI?

Yalan söyleyen tarihin yıllardan beri tekrarından utanmadığı bir iddiaya göre Sultan II. Abdülhamid Han, hal’ine yakın günlerde güya can kaygusuna düşerek muhtelif yabancı sefaretlere müracaatla iltica hakkı istemişmiş.

Yalan! Hem de alçakça uydurulmuş kocaman bir yakın!

Abdülhamid Han, kaçmaya teşebbüs etmemiş; aksine ayağına kadar gelen iltica tekliflerini şiddetle reddetmiştir. Bu bir gerçektir ve bu gerçek, müthiş bir Abdülhamid Han düşmanının itirafıyla sabittir. Bakınız, Midhat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Midhat, hatıratında bu gerçeği nasıl itiraf ediyor:

“Hal’inden birkaç gün evvel Rusya sefiri kendisini ziyaretle Rusya çarının davetlisi sıfatıyla sefaretin maiyyet vapuruna binerek Rusya’ya gitmesini teklif etmiş;[1] fakat Sultan Hamid bu teklifi reddetmiştir. Daha sonra Almanya imparatoru da sefaret maiyyetine memur Lorley vapuru ile kaçması için haber göndermişse de bunu da kabul etmemiştir. Sultan Hamid gibi bir hükümdarın otuz üç sene vehmini kamçılamış olan hal’i tehlikesi karşısında hariçten gelen imdat tekliflerini reddetmesi inanılmayacak şeylerden olmakla beraber bunu bana hikâye eden bizzat Alman Sefiri Baron Marşal olduğu için bu vakaya hayret etmemek elimden gelmedi.”

Görüyorsunuz ya… Firar tekliflerini reddeden Sultan Abdülhamid Han’ın bu hareketine, Midhat Paşa’nın oğlu, “inanılmayacak şeylerden olmakla beraber” diyor, inanamıyor; çünkü babası Midhat Paşa -yukarıda görüldüğü gibi- Sultan Abdülaziz Han’ın katliyle alakalı olarak İzmir’den İstanbul’a götüreceği zaman hemen konağından kaçmış ve soluğu Fransız Konsolosluğu’nda almıştı.

Midhat Paşa’nın bu firar ve iltica hadisesine, Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi’nde, “Son devir Türkiye tarihinin en çirkin olaylarından biri” diyor. Nitekim Midhat Paşa da bu hareketinin şahsı için nasıl bir leke olduğunu bilahare anlamış ve hatıratında, “Yalnız bana değil, evladıma da kalacak tarih-i ömrünün lekesidir.” diyerek bir nevi itiraf-ı zünûbda bulunmuştur.

Midhat Paşa, muhakeme edilmek üzere çağrılıyor. Ortada henüz verilmiş bir hüküm yok! Hâl bu iken o, muhakeme korkusu ile hemen koşup yakınındaki Fransız Konsolosluğu’na iltica ediyor (yakın olsaydı elbette İngiltere Konsolosluğu’na koşardı). Midhat Paşa böylesine berbat bir işi, rezaleti irtikaptan çekinmiyor. Sultan Abdülhamid Han ise ayağına kadar gelen iltica tekliflerini,

“Etlerimizi cımbızla koparacaklarını bilsem bir ecnebi devlete ilticayı düşünemem. Vatanımdan kaçmak mûcib-i ârdır. Hatta bu, benim gibi otuz üç sene devlete padişahlık etmiş bir insanın irtikap edemeyeceği en büyük alçaklıktır.” diyerek reddediyor…

Böyleyken gerçek bu iken Midhat Paşa’ya “büyük adam” deniliyor, Abdülhamid Han’a ise “Kızıl Sultan”! Olur mu bu derece korkunç bir hak ve hakikat kalpazanlığı?![2]

Kaynaklar;
[1]- Rus çarının bu teklifi hakkında Sultan Hamid’in son Başmabeyncisi Ali Cevad Bey’in “II. Meşrutiyet’in İlanı ve 31 Mart Hadisest” adlı hatıratında da geniş bilgi vardır.

[2]- Mustafa MüftüOğlu, Yalan Söyleyen Tarih Utansın Cilt 4 Sayfa 81-84

Author;

AuthorCaliphate Defence Force
TiktokCaliphate Defence Force
InstagramCaliphate Defence Force
TwitterTalha Ibn Yusuf
UpscrolledCaliphate Defence Force
YoutubeIftira Tarih Utansin
ScribdCaliphate Defence Force

Bir Cevap Yazın