ISLAM DEVLETI – 3

Published by

on

Sayf Al-Furqan Publications, From Darkness Toward Light
Defending Islam. Exposing Falsehood. Calling to Truth.
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

bu Seyh Takiyyuddin En-Nebhaninin (ra) kitabi olan “Islam devletine” ayittir ve sitemizde ücüncü bölümüdür

DAVETİN DÖNEMLERİNDENİKİ DÖNEM

Resulullah (sas), Mekke’de birbirini takip eden iki dönemde seyretmiştir. Bunlardan birincisi; eğitim, kültürleştirme, fikrî ve ruhî hazırlık dönemiydi. İkincisi ise; davetin yayılması ve mukavemet, karşı koyma dönemiydi.

Birinci dönem; fikirleri anlama, onların şahıslarda cisimleşmesi ve şahısların fikirlerin etrafında kitleleşmesi dönemidir. İkinci dönem ise; bu fikirleri, hayat sahasında tatbik etmesi için toplumu iten bir itici kuvvet olarak topluma taşıma dönemidir.

Çünkü fikirler, tatbik edilmedikleri sürece mücerred/ soyut, yalın bilgiler olarak kalırlar. Bu bilgilerin herhangi bir yerde saklı, kapalı kalmaları halinde, ister kitaplarda bulunsunlar isterse dimağlarda bulunsunlar hiç bir farkı yoktur. Onun için hayatta tatbik edilmeleri için taşınmazlarsa bu fikirlerin hiç bir değeri yoktur. Fikirler, tatbik edilmeleri için mutlaka onların fikir devrinden insanları itici kuvvet devrine dönüşmeleri gerekir. Böylece insanlardan çoğunluklar o fikirlere inanırlar, idrak edenler, taşırlar ve onların tatbik edilmeleri yolunda uğraşırlar. O zaman onların tatbik edilmeleri kesin bir iş ve tabiî bir netice olur. İşte Resul (sas), davetiyle Mekke’de bu iki dönemde seyretti/çalışmasını sürdürdü.

Birinci döneme gelince; o insanları İslâm’a davet, insanları İslâm’ın fikirleri ile kültürleştirme, insanlara İslâm’ın hükümlerini telkin etme (öğretme) ve insanlardan müsaid/uygun olanlarını İslâm akidesi esası üzerinde kitleleştirme dönemidir. Bu dönem, davetin gizli kitleleşme dönemidir.

Nitekim Resul (sas), daveti hiç ihmal etmedi. Onun için çalışmaktan bıkmadı, kesilmedi. İslâm’a giren kişileri sürekli İslâm’ın fikirleriyle kültürleştirmek için gayret gösterdi. Ve onları Dar-ül Erkam’da (Erkam’ın evinde) topladı. Onlardan yeterli kültür alanları, İslâm’a yeni giren diğerlerini kültürleştirmesi için gönderdi. Böylece halkalardan oluşan bir kitle meydana getirdi.

Müslümanlar; evlerinde, dağların arkasında, vadilerde, Erkam’ın (ra) evinde gizlice toplanıyorlar ve kitleleşiyorlardı. Böylece onların her gün imanları artıyor, kuvvetleşiyor ve her gün birbirlerine olan bağları kuvvetleşiyordu. Her gün yüklendikleri işin, vazifenin hakikatını idrak etmeleri artıyordu. Yüklendikleri davetin yolunda kurban olmaya hazırlanıyorlardı. Ta ki davet, nefislerinde yerleşti. İslâm, vücudlarında dolaşan kan gibi oldu. Onlar İslâm’la yürümeye başladılar, onunla birlikte; kitleleşmeleri gizli olmasına, kendilerini gizlemesine ve toplantılarını gizlemekte haris/çok titiz olmalarına rağmen davet, onların nefislerinde mahpus, tutsak kalamazdı. Onlar güvendiği ve daveti kabul etmeye müsait/uygun gördükleri kişilere İslâm’dan bahsetmeye başladılar.

Bununla insanlar, onların davetlerini ve varlıklarını hissettiler, farkına vardılar. Onunla davet başlangıç noktasını geçmiş, aşmış oldu. Böylece davet, kesinlikle yürümeye başladı. Onun yürüyüşüne ya da patlayışına dikkatli bakışlar ve insanların toptan onun hakkında konuşmaları vukuu bulmaya başladı.

Bununla birlikte gizli kitleleşme ve kitlenin üzerine bina edildiği kültürleştirme dönemi olan birinci dönem sona erdi. Ve hemen insanların anlayışlarını İslâm’la etkileme ve mukavemet/direnç gösterme dönemi olan ikinci döneme geçiş başladı. Ki insanlardan bazıları İslâm’la uzlaşıyorlar, ona yöneliyorlar, İslâm onların nefislerine karışıyor ve fikirleriyle çarpışıyordu. Bu çarpışmada küfür ve fesat hezimete uğruyor, yenik düşüyordu. İman ve doğruluk ise gittikçe yerleşiyordu. Doğru fikir galip geliyordu. Çünkü akıllar ne kadar inatçı olsalar da sahih, doğru fikrin önüne kapıyı kapamaları mümkün değildi. Onlar, doğru fikir kendilerine tesir etmemesi için ondan uzaklaşsalar bile, o doğru fikri inkâr edemezler.

İşte böylece tesir dönemi ve onunla birlikte fikirler arası ve müslümanlarla kâfirler arası çatışma dönemi başladı. Bu çatışma hizbî kitleden dolayı oldu. Çünkü Resulullah (sas), ashabı ile birlikte Arapların daha önceden görmedikleri ince bir tertip, düzen, organize içinde bir kitle halinde Kâ’be’ye doğru gitti. Kâ’be’yi tavaf etti ve davasını ilân etti. O vakitten sonra Resulullah (sas), davetini hep âşikâr, açıkca, çekinmeden meydan okuyarak yapmaya başladı.

Resulullah (sas)’e; Tevhid’e davet etmek, putları ve şirki inkâr etmek ve onlara saldırmak, atalarını, ecdatlarını körü körüne taklid etmelerini kınamak ile ilgili ayetler inmeye başladı. Yine toplumdaki fâsid, bozuk, batıl ilişkilere, muamelâta saldıran, ribâya hücum eden; fâsit, bozuk ticarete, tartıda ve ölçüdeki hileye hücum eden ayetler inmeye başladı.

Resulullah (sas), insanlara topluluklar halinde İslâm’dan anlatmaya başladı. Nitekim kavimini evinde yemek daveti ile topladı. Onların hepsine İslâm’dan anlattı. Onlardan müslüman olmaları ve kendisine yardımcı olmaları talebinde bulundu. Fakat onlar, onu kötü bir şekilde red ettiler. Daha sonra Mekke ehlini Safa’da topladı ve onlara İslâm’dan, davetinden bahsetti. Kureyş’in ileri gelenleri ayaklandılar, karşı çıktılar. Ebu Leheb, onu kötü bir şekilde red etti. Kureyş ile Nebî Muhammed (sas) arasında düşmanlık gittikçe arttı. Aynı şekilde Kureyş’ten olmayanlarla onun (sas) arasında düşmanlık arttı.

Böylece davet, halakalarla evlerde, vadiler arasında ve Erkâm’ın evinde kültürleştirme durumundan yani insanlar içinde uygun görülen kişilere davetten, insanlara topluluklar halinde davet etmeye dönüştü. Bu topluluğa yapılan davet ve kültürleştirme, Kureyş üzerinde tesirli oluyordu. Zira Kureyş’in kini artmış ve kendilerine yaklaşan tehlikeyi hissetmişlerdi. Karşı koymak için ciddî adımlar atmaya başladılar. Önceleri Muhammed’e ve davetine aldırış etmezlerken daha sonra Nebî (sas) ve ashabı üzerinde eza, zulüm ve işkence arttı.

Fakat bu topluluklara yapılan davet, Davetin kendisinde de çok tesirli oldu. Nitekim insanlar, topluluklar halinde İslâm’ın sözünü işittiler. Allah’ın Dinine yapılan davet, Mekke halkı arasında toptan yayıldı. Hiç bir gün yoktu ki onlardan bazısı Allah’a teslim olup O’na yönelmiş olmasın.

Her yoksul, her zayıf, her mahrum kişi, ticaretin, alış-verişin kendisini oyalamadığı ve Resulullah (sas)’in kendisine davet ettiği şeyi iyice, gereği gibi düşünmekten alıkoymadığı her kişi ona iman ediyordu. Mekke’nin tüccarları, eşrafı/ileri gelenleri, liderleri ona iman ediyorlardı. Nefisleri pislikten temizlenmeye, nezâheti/ kötülükten uzaklaşmayı ve doğruluğu idrak edenler inadçılık ve alçaklıktan uzaklaşarak yükseliyorlardı. İşte onlar sadece Allah’a yöneliyorlardı. Muhakkak ki onlar, davetin sıhhatini ve davetçinin doğruluğunu idrak ediyorlardı.

Böylece İslâm, Mekke’de yayıldı. İnsanlar, erkek ve kadınlar halinde İslâm’a girdiler. Davetin topluluklara yapılmasının, onun daha geniş ufuklara taşınmasında çok tesiri/etkisi vardı. Her ne kadar bu taşıma onu meşakkate, azaba ve çeşitli eziyetlere katlanmayı gerektirse de bu öyle idi.

Mekke’yi ve kâfirlerin hallerini, amellerinin açığa çıkmasını karartan zorbalık, şiddet ve zulüm ateşinin alevi Kureyş liderlerinin nefislerinde Resulullah’a saldırarak artıyordu.

Resulullah ve beraberinde ashabı ile Kureyş’in kâfirleri arasında en çetin merhalelerden bir merhale, en sert devirlerden bir devir başladı. Çünkü, o kültürleşme devrinden etkileme, karşı koyma devrine geçiş en dakik, nâzik dönemlerdendir. Çünkü bu; hikmeti, sabrı, hareketlerinde dikkatli olmayı gerektirir. Karşı koyma devri ise, en çetin zor devirlerdendir. Çünkü o; sarihliği, açıklığı, neticeyi ve durumu hesaba katmaksızın meydan okumayı gerektirir. Bu dönemde kâfirlerin, müslümanların dinleri hakkındaki fitneleri müslümanların karşısında toplanıp sabit olur. Bu dönemde, iman ve dayanma gücü ortaya çıkar. Bu dönemde, nefisteki çalışıp çabalama, eziyetlere karşı dayanmadaki sadakat, doğruluk ortaya çıkar.

Resulullah (sas), ashabı (r.anhum) bu dönemde zulüm, şiddet, baskı ve meşakkat ve fesattan dolayı dağların bile yüklenmekten çekindikleri şeyi yüklenerek yürüdüler. Onların içerisinde Dini için kaçarak Habeşistan’a hicret eden vardı. Onların içinde, azab/işkence altında ölen vardı. Onların içinde, çok şiddetli çeşitli eziyetler çekenler vardı. Onlar, bu hal üzerinde oldukça uzun bir müddet devam ettiler. Çünkü Mekke toplumu, İslâm’ın nuru ile etkileniyor ve zulumât/karanlıklar dağılıyordu.

Muhakkak ki Resulullah (sas), üç sene Erkâm (ra)’ın evinde kaldı. Kültürleştirme olan birinci dönem bu üç sene içinde tamamlandı. Resulullah (sas), diğer sekiz seneyi küfre karşı koymakla, direnmekle ve insanlara mucizeler göstermekle geçirdi. Onunla beraber Kureyş, müslümanlara eziyet etmeyi, baskısını ve İslâm’la savaşındaki şiddetini hafifletmedi.

Evet müslümanların Kureyş’le uyuşmazlığı bütün Arap Yarımadası’nın İslâm’ı duymasına vesile oldu. Davetin havası, Arap Yarımadası’nın her köşesinde yayıldı. Hacılar davetten bahsederek onu Arap Yarımadası’nın diğer bölgelerine taşıyordu. Fakat o Araplar seyirci olarak kalıyorlardı. Onlar imana doğru bir adım dahi atmayıp Kureyş’in öfkesini gidermeye gayret gösteriyorlar ve Kureyş’in o öfkesinin kabarmaması için Resulullah’tan uzaklaşıyorlardı.

Bu durum, Resulullah (sas) ve ashabı üzerinde gittikçe şiddetlendi. Şu açıkca ortaya çıktı/anlaşıldı ki; İslâm’ın tatbik edilmesi dönemi olan üçüncü döneme mutlaka geçilmelidir. Fakat Mekke’deki toplumun kabalığı, taş yürekliliği, katılığı bu tatbike imkan vermiyordu. Müslümanlar üzerinde eziyetin artması, müslümanlara davet eçin feragatta bulunmaya yani sadece davet için çalışmaya imkân vermiyordu. Bilâkis, bu eziyetler onlar ile davetin arasını dağıtıyordu. İnsanların davetten uzaklaşması, onların elem ve hüzünlerini daha da artırıyordu.

DAVETİN SAHASININ GENİŞLEMESİ

Kureyş’in, Resulullah’a ve müslümanlara kötülükleri gittikçe arttı. Ta ki onlar, bu kötülüklere dayanamıyacak hale geldiler. Resulullah’ın hacc mevsiminde, müslüman olup da kendisine yardım etmeleri için kendilerine başvurduğu Kinde, Kelb, Benî Amir ve Benî Hanife kabilelerinin kendisini red etmelerinden sonra ve Taif’ten Sakif kabilesinin kendisini kötü bir cevabla red etmesinden sonra Resulullah’a kabilelerden yardım umudu kalmadı. Kureyş’ten bir tek kişinin dahi İslâm’a girmesi hakkında umut kalmadı.

Kureyş’in dışındaki, Mekke’nin çevresindeki kabileler ve hacc için Arab beldesinin çeşitli yerlerinden gelen kabileler, Muhammed (sas)’in yalnızlığa itildiğini, Kureyş’in düşmanlıkla etrafını sardığını, ona yardımcı olan herkesi kendilerine düşman saydığını gördüler, böylece ondan daha çok yüz çevirdiler.

Resulullah (sas) gördü ki; o güne kadar kendisine tabii olanlarla birlikte Rabbisinin risaleti bir daire içinde durup kaldı. Kendisi ile kavminin arası gittikçe açıldığı, Kureyş’in ona olan kininin gittikçe arttığı, insanlar gittikçe ondan uzaklaştığı bir halde günler geçiyordu.

Fakat bütün bunlara rağmen Resulullah ve ashabının, Allah’ın ona yardım edeceği ve bütün dinlerin üzerine Dinini yücelteceğine olan şiddetli güvenleri sarsılmadı. O, her zaman fırsat buldukça davete devam ediyordu. Hacc mevsimi geldiğinde Arab Yarımadası’nın her kesiminden insanlar kabileler halinde Mekke’de toplanıyorlardı. Bu kabilelerin onun davetinden yüz çevirmelerini ve ondan uzaklaşmalarını açıkca ortaya koymalarına veya onu güzel olmayan bir şekilde red etmelerine aldırış etmeden Resulullah (sas) onları İslâm’a davet ediyordu.

O, insanlara Rabbısının risaletini tebliğ ettiği zaman Kureyş’in düşükleri/sefihleri onunla alay ediyorlar, gürültü yapıyorlar ve ona kötü muamelede bulunuyorlardı. Onların böylesi kötü tavırlarında, onu hoşnut kılacak ve nefsini sabaha kadar da olsa emniyette hissettirecek bir müsbet değişme olmadı.

Muhakkak ki Allah, onu İslâm’la göndermişti. Onun için o Allah’ın yardımından, desteğinden ve Dinini açığa çıkarmasından, üstün kılmasından hiç şüphe etmiyordu. Davetinin durumunu, vermiş olduğu elem ve Kureyş’ten gelen şidet ve sıkıntı içinde olduğu bir dönemde Allah’ın göstereceği yolu, beklemeye başladı. Bu bekleyiş, çok uzun sürmedi ta ki Medine’den istikbaldeki zafer müjdeleri görünmeye başladı.

O müjde, Hazreç kavminden sayıları 3 ile 10 arasında olan bir topluluktur ki, onlar hacc mevsiminde Mekke’ye geldiler. Resulullah onlarla karşılaştı ve onlarla konuştu. Onlara halleri hakkında sordu. Onları Allah’a davet etti. Onlar birbirlerine bakıp dediler ki: “Ey kavmimiz, biliniz ki vallahi bu, Yahudilerin sizi korkuttuğu Nebî’dir muhakkak. Dikkat edin ona uymakta geri kalmayın.” Böylece onlar, Resul’ün çağrısını kabul ettiler. Onu tasdik ettiler. Müslüman oldular ve ona dediler ki; “Artık kavmimizi (yani Hazreç ve Evs’i) terkediyoruz. Zaten onların arasında düşmanlık ve şerden dolayı bir yakınlık da yoktur. Umulur ki, Allah onları seninle bir araya toplar. Eğer Allah, senin etrafında onları toplarsa, senden daha aziz bir kişi yoktur.”

Sonra o insanlar Medine’ye geri döndüler. Kavimlerine müslüman oluşlarını anlattılar. Kalpleri sevinç, nefisleri özlem dolu olarak onlar yeni dine ısınıyorlardı. Böylece Ensar ve Hazreç’in evlerinden hiç bir ev kalmadı ki, onda Muhammed Aleyhisselâm’ın bahsi olmasın.

BİRİNCİ AKABE BİATI

Nihayet ikinci hacc mevsimi geldiğinde Medine ehlinden oniki kişi panayıra geldiler. Onlar ve Nebî (sas) Akabe’de buluştular. Resulullah (sas)’e biat ettiler. Bu, Birinci Akabe biatıydı. Onlar bu biatla; “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina yapmamak, çocuklarını öldürmemek, iftira etmemek, herhangi bir iyilik hususunda ona âsi olmamak” hususunda Resulullah’a biatta bulundular. Buna karşılık Resulullah da onlara, eğer ahidlerinde/sözlerinde dururlarsa Cennet olduğunu eğer bu sözlerinden bir şeyi örtbas ederlerse işlerinin Allah’a ait olduğu, dilerse azab dilerse af edeceğini vaad etti. Onlar biatı yaptıktan sonra hacc mevsimi sona erince Medine’ye geri döndüler.

MEDİNE’DE DAVET

İbn İshak dedi ki: “Medine’den gelen topluluk ayrıldıktan sonra, Allah Rasulü onlarla birlikte Mus’ab b. Umeyr’i gönderdi. Ve ona onlara Kur’an okumasını, İslâm’ı öğretmesini ve onları dinde fakih kılmasını emretti. Mus’ab, Medine’de “okutucu” olarak isimlendirildi. O, Es’ad b. Zürare’nin evine geldi. Mus’ab (ra), insanların evlerine, kabilelerine gidiyor onları İslâm’a davet ediyor, onlara Kur’an okuyordu. Bir ve iki kişi müslüman olunca, İslâm açığa çıktı. Ve İslâm, Evsullah’ın evleri dışında Ensar’ın bütün evlerinde yayıldı. O Evsullah denilen kabile ise şunlardır : Hatme, Vâil ve Vakıfdır.

Mus’ab (ra), onlara Kur’an okuyor ve öğretiyordu. Mus’ab (ra), onlarla Cuma namazı kılmak için kendisine izin vermesi için Resulullah’a mektub yazdı. Resulullah (sas), ona izin verdi ve yazdı ki:“Yahudilerin Cumartesi (haftalık tatilleri) hazırlıklarına başladıkları gün (yani Cuma günü) güneş tepe noktasından eğilmeye başladığında müslümanlara topluca iki rekat namaz kıldır ve onlara hutbe oku.”

Mus’ab b. Umeyr (ra), Sa’d b. Hayseme’nin evinde 12 kişilik bir cemaat halinde Cuma namazı kıldırdı. “Onlar için o gün koyundan başka bir kurbanlık yoktu.” Nitekim o, İslâm’da ilk Cuma namazı kıldırandı.

Mus’ab (ra), Medine’de insanlara gidip onları İslâm’a davet etmek ve onlara İslâm’ı öğretmekte devam ediyordu. Ve bir gün Es’ad b. Zurâre, Mus’ab b. Ümeyr ile Benî Abdul-Eşhel ve Benî Zafer’in bölgelerini kastederek yola çıktılar. Sa’d b. Muaz, Es’ad b. Zürâre’nin teyzesinin oğluydu. Onunla birlikte Benî Zafer’in bahçelerinden bir bahçeye girdi. O bahçe Bi’r-ı Merak denilen bir su kuyusunun yanındaydı. O ikisi bahçeye girip oturdular. Eslem kabilesinden bir gurup da onların yanlarında toplandılar.

O zaman Sa’d b. Muaz ve Useyd b. Hudayr, Benî Abdil Eşhel’den olan kavimlerinin efendisi idiler. Her ikisi de kavminin dini üzere müşrik idiler. Bu olayı işittikleri zaman Sa’d b. Muaz, Useyd b. Hudayr’e dedi ki: “Ben karışmam, bölgemize zayıflarımızı ifsad etmek için gelmiş olan o iki kişiye git ve onları men et ki bize gelmesinler. Çünkü bilindiği gibi şayet Es’ad b. Zürâre akrabam olmasaydı senin yerine onu ben kovardım. O, benim teyzemin oğludur. Ona karşı gelmeye kendimde cesaret bulamıyorum.”

Bunun üzerine Useyd b. Hudayr mızrağını aldı sonra onlara gitti. Es’ad b. Zürâre onu görünce Mus’ab b. Umeyr’e şöyle dedi: “İşte bu, kavminin efendisidir, sana gelmektedir. Onun hakkında doğru olanı yerine getir.” Mus’ab dedi ki: “Eğer oturursa onunla konuşurum.” Useyd, söverek önlerinde durdu ve şöyle dedi: “Sizi bize getiren nedir ki zayıflarımızı ifsad ediyorsunuz? Eğer sağ kalmaya ihtiyacınız varsa bizden ayrılıp gidiniz.” Bu sırada Mus’ab ona dedi ki: “Oturup da dinlemez misin? Eğer razı olursan kabul edersin, hoşuna gitmezse bırakırsın.” Useyd, “Haklısın” dedi. Sonra mızrağını yere saplayıp onların yanına oturdu. Böylece Mus’ab ona İslâm’dan bahsetti, Kur’an okudu.

(Her ikisinden rivayet edildiğine göre), onlar dediler ki: “Vallahi, yüzünün aydınlığından ve yumuşamasından dolayı o konuşmadan önce yüzünden müslüman olduğunu anladık.” Sonra o; “Bu ne güzel bir sözmüş! Bu dine girmek istediğiniz zaman ne yaparsınız?” dedi. Onlar da ona şöyle dediler: “Gusledersin, paklanırsın (temizlenirsin), elbiseni de temizlersin, sonra iki rekat namaz kılarsın.” Bunun üzerine o da kalktı, gusül abdesti aldı, elbiselerini temizledi, Hak şahadetiyle şahadet getirdi, iki rekat namaz kıldı, sonra onlara şöyle dedi: “Arkamda bir adam var ki, eğer o size tâbi olursa onun kavminden hiç bir kimse ondan ayrılmaz. Ve onu şimdi size göndereceğim. O, Sa’d b. Muaz’dır.” Sonra mızrağını aldı, Sa’d ve kavminin yanına gitti. Onlar meclislerinde oturmakta idiler.

Sa’d b. Muaz dönüşünde ona baktığı zaman şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, Useyd sizin yanınızdan gittiği yüzden başka bir yüzle size gelmiştir.” O meclise (toplantı yerine) geldiğinde Sa’d ona dedi ki: “Ne yaptın?” O da dedi ki: “O iki adamla konuştum, vallahi onlarda bir sakınca görmedim. Ben onları nehyettim. Onlar istediğinizi yaparız dediler. Bana haber verildi ki; Benî Hârîse, sana hakaret için Es’ad b. Zürâre’yi öldürmeye çıkmışlardı. Çünkü onlar biliyorlar ki o senin teyzenin oğludur. Neticede sana verdikleri sözü bozup ihanet edecekler.” Bunun üzerine Sa’d gazablanarak süratle kalktı. O, Benî Hârîse’nin haberinden korktu ve sinirli olarak eline süngüyü aldı. Useyd’e, “Vallahi senden faydalı bir şey görmedim” dedi.

Sonra Mus’ab ile Es’ad’a gitmek üzere yola çıktı. Sa’d onları emniyetli bir vaziyette görünce; Useyd’in kendisinin onları dinlemesini (yani onu müslüman ettirmek istediğini) anladı. Söverek önlerinde durdu. Sonra Es’ad b. Zürâre’ye dedi ki: “Ey Ebu Ümâme, vallahi şayet aramızda akrabalık olmasaydı, bunu benden kurtaramazdın. İstemediğimiz şeyi evlerimize mi sokacaksınız?” Sa’d gelmeden Es’ad b. Zürâre, Mus’ab b. Umeyr’e şöyle demişti: “Ey Mus’ab, vallahi sana kavmisinin efendisi geliyor. Eğer o, sana tabi olursa hiç kimse sana tabi olmaktan geri kalmaz.” Sa’d gelince Mus’ab ona şöyle dedi: “Oturup da dinler misin? Dinleyince hoşuna giderse kabul edersin. Hoşuna gitmezse senin kerih gördüğün şeyi senden uzaklaştırırız.” Sa’d, “Haklısın” dedi, sonra süngüsünü yere sapladı ve oturdu. Mus’ab ona İslâm’ı tanıttı ve Kur’an okudu.

Dediler ki; “Vallahi, o kendisi konuşmadan önce yüzünden müslüman olduğunu anladık. Çünkü, yüzü nurlanmış ve yumuşamıştı.” Daha sonra Sa’d onlara dedi ki: “Müslüman olup bu dine girdiğiniz zaman ne yaparsınız?” Onlar dediler ki: “Gusül abdesti alırsın, temizlenirsin ve elbiseni de temizlersin, Hak şahadetini getirirsin, sonra iki rekat namaz kılarsın.” O da kalktı; gusül abdesti aldı, elbisesini temizledi, Hak şahadetini getirdi, iki rekat namaz kıldı. Sonra süngüsünü aldı ve kavminin meclisine gitmeye kasd ederek dönüp gitti. Onunla birlikte Useyd b. Hudayr de gitti.

Kavmi onu dönerken gördüğünde şöyle dediler: “Allah’a yemin ederiz ki, Sa’d yanınızdan gittiği yüzden başka bir yüzle dönmüştür.” O, kavminin yanına geldiğinde şöyle dedi: “Ey Benî Abdül Eşhel, beni içinizde nasıl bilirsiniz?” Dediler ki: “Sen bizim efendimizsin, lütûfkârımızsın ve reyce bizim en üstünümüzsün, temsilcilik yönünden en uğurlumuzsun.” O dedi ki: “Sizler Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman etmeden küçük büyük hiç birinizle konuşmayacağım.” Mus’ab ve Es’ad dediler ki: “Vallahi, Benî Abdül Eşhel evlerinde müslüman olmayan hiç bir erkek ve kadın kalmadı.”

Mus’ab, Es’ad b. Zürâre’nin evine döndü. Mus’ab, orada insanları İslâm’a davet ederek kaldı. Ta ki, Ensar’ın evlerinden erkek ve kadın müslüman olmayan hiç bir ev kalmadı.

Mus’ab (ra) Medine’de Evs ve Hazreç arasında bir sene geçirdi. O, bu dönem içinde onlara dinlerini öğretiyordu. Ve Allah’ın davasına Kelimetül Hak’ka (Hak’kın kelimesine) yardımın artmasını sevinçle görüyordu. Mus’ab (ra), Allah’ın davetini kendilerine tebliğ edebilmek için, insanlara ulaşabilmek gayretiyle kapı kapı dolaşıyordu. Tarlalara gidiyordu ki, orada çalışan ziraatçılara ulaşsın ve onları İslâm’a davet etsin. O, kavimlerin efendileriyle karşılaşıyor ve onları Allah’ın dinine davet ediyordu. Es’ad b. Zürâre ile, insanlara ulaşmak ve onlara Hak’kın sesini duyurmak için vesileler bulup kullandıkları gibi daima maksatlı hareket halinde oluyordu. Ta ki, o bir sene içerisinde insanların fikirlerini cahiliyye putperestliği ve yanlış duygu ve anlayıştan Tevhid ve imana ve İslâm’ı anlayış ve duygulara çevirmeye muktedir oldu. Öyle ki, o duygu ve fikirle insanlar şirkten hoşlanmıyor, ölçü ve tartıda haksızlık yapmaktan nefret ediyorlardı.

İşte Mus’ab (ra)’ın faaliyetleri böyle idi. Onunla birlikte müslüman olanların, bir sene içinde Medine’yi şirk halinden İslâm haline çeviren faaliyetleri bu idi.

İKİNCİ AKABE BİATI

Birinci Akabe biatı hayırlı ve bereketli oldu. Zira sayıları çok az olan müslümanlarla Resulullah (sas)’in ashabından bir şahıs olan Mus’ab Medine’yi değiştirmek için yeterli oluyordu. O, Medine toplumundaki mevcud duyguları ve fikirleri köklü bir değişikliğe uğratıyordu.

Mekke’de müslüman olanlar çok olmasına rağmen,Medine’ye nisbeten insanların büyük çoğunluğu onlardan ayrı, uzak duruyorlardı. Çünkü topluluklar iman etmiyor, İslâmî fikir ve duygular topluma tesir etmiyordu. Fakat Medine’de insanlar topluluklar halinde İslâm’a girdiler. Orada toplum, İslâm’la etkileniyor, İslâm’ın fikir ve duyguları etkili oluyordu.

Bu da şuna açıkca delâlet etmektedir ki, toplumdan ve topluluklardan kopuk fertlerin imanı, toplumda veya herhangi bir toplulukta bir tesir oluşturmamaktadır. Hatta o fertler, kuvvetli de olsalar durum değişmemektedir. İnsanlar arasındaki kaim olan alâkalar, fikir ve duyguların tesiri ile etkilenirse, o zaman toplumda daveti taşıyanların sayıları az da olsa, o toplumda değişiklik ve inkilâb vukuu bulur.

İslâmî fikirlerin ve duyguların Mekke’de etkili olmayışı şuna da delâlet etmektedir : Belli bir fikir üzerinde donup kalan bir toplum (Mekke toplumu gibi bir toplum) içerisinde her ne kadar fasid fikirler olsa da, o fasid fikirlerin tahakküm sürmediği (Medine toplumu gibi) bir toplumdan çok daha zor ve güç bir toplumdur. Onun için Medine’deki toplum Mekke’deki toplumdan daha çok İslâm’dan etkilendi.

Nitekim Medine’deki insanlar, taşıdıkları fikirlerin hatalı olduğunu hissediyorlardı ve hayatları için başka fikir ve nizamları araştırıyorlardı. Diğer yanda Mekke toplumu ise, üzerinde bulundukları durumdan memnun ve özellikle küfrün başları (örneğin; Ebu Leheb, Ebu Cehil, Ebu Sûfyân olmak üzere) içinde bulundukları durumun devam etmesine hâris olan (çok düşkün olan) bir toplumdu.

Onun için Mus’ab, Medine’de kısa bir süre geçmeden İslâm Davetine yöneliş buldu. Hemen insanları İslâm’a davet etmeye, onları İslâm’ın fikirleri ve hükümleriyle kültürleştirmeye başladı. Bunun karşılığını hemen görmek istiyordu. Ve insanların İslâm’a ve İslâm’ın hükümlerini anlamaya yönelişlerini, meyillerini görünce çok sevindi. Müslümanların sayısının ve İslâm’ın etkinliğinin Medine’de artmakta olduğunu görüyordu. Ondan dolayı mutlu oluyordu. Tâlim/eğitim ve davetin yayılması hakkındaki faaliyetlerini artırdı. Ta ki, hacc mevsimi gelinceye kadar. Hacc mevsimi gelince Mekek’ye geri döndü. Ve Resulullah (sas)’e; müslümanların durumunu ve kuvvetlerini, İslâm’ın durumunu ve onun yayılışının artışını, Medine’deki toplumun İslâm’a yönelişini, böylelikle toplumda sadece Resulullah hakkında konuşulmaya başlandığını, toplumun atmosferinde İslâm’dan başka bir şeyin olmadığını (yani toplumda İslâmî havanın oluştuğunu) ve İslâm’ın oluşturduğu her şeyin üzerine galip gelen tesir ile müslümanların orada kuvvet ve izzetlerinin olduğunu, bu sene müslümanların bazılarının hazır olacağını, o müslümanların Allah’a kuvvetli iman ettiklerini, Allah’ın risaletini taşımaya ve Allah’ın Dinini müdafaya hazır olduklarını anlattı…

Ve Resulullah (sas), Mus’ab’ın haberinden dolayı çok sevindi. Durumu uzunca düşündü. Mekke toplumu ile Medine toplumu arasında mukayese, değerlendirme yaptı. O Mekke ki orada Allah’a davette bulunarak arda arda 13 sene geçirmişti. Daveti için çalışabileceği kadar çalıştı. Hiç bir fırsatı takatından yettiğince değerlendirmeye çalışmaktan geri durmadı. Her çeşit ezaya katlandı.

Fakat toplum taşlaşmıştı. Davet, ona işlemiyordu, onda yol bulamıyordu. Mekke ehlenin kalbleri ise adeta taşlaşmıştı. Akılları geçmiş üzerinde donup kalmıştı. Akıllarını işletmiyorlardı. Ondan dolayı Mekke toplumu zordu. Davet için çok az meyilliydi. Mekke’nin kendisinin baş merkez olduğu şirk putperestliği Mekke toplumunun fertlerinin nefislerine iyice yerleşmişti.

Medine toplumuna gelince; Hazreç’ten bir topluluğun (rivayetlere göre beş altı kişilik bir topluluk) müslüman olmasından bir sene geçtikten sonra 12 erkek kişinin biatı gerçekleşmişti. Mus’ab b. Umeyr, bir sene daha gayret sarfetti. Bu faaliyet ve gayretler Medine’de İslâmî havanın oluşmasına yeterli oldu. İnsanlar müthiş surette Allah’ın Dinine giriyorlardı.

Mekke’de müslüman olanların sayısının sınırlı kalmasıyla Allah’ın risaleti duraklamıştı. Bununla beraber orada, müslümanlar Kureyş’in eziyet ve kötülükleriyle karşılaşıyorlardı. Fakat Medine’de ise; Allah’ın risaleti süratli bir şekilde yayılmaya başladı ve müslümanlar orada Yahudi ve müşriklerden hiç bir eziyet görmüyorlardı. İslâm, nefislerinde yerleşebiliyor, müslümanların önünde yol açılıyordu.

Bundan dolayı Resulullah için iyice açığa çıkmıştı ki; İslâm’a davet için Medine Mekke’den daha müsaid ve Medine toplumu, İslâm’ın nurunun etrafa yayıcısı olmaya Mekke’den daha çok kabiliyetli ve meyilliydi.

Bunun için Resulullah (sas), Medine’ye hicret etmeyi ve ashabının oradaki müslüman kardeşlerine hicret etmelerini düşündü. Çünkü onlar orada emniyet bulurlar ve Kureyş’in eziyetlerinden kurtulurlar ve sadece davet için çalışırlar. Böylece davet ile birlikte davetin ameli/pratik merhalesi olan İslâm’ı tatbik etmek, devlet kuvveti ve otoritesiyle İslâm risaletini taşımak merhalesine geçerlerdi. Medine’ye hicretin sebebi işte budur, başkası değil…

Şuna kesinlikle dikkat edilmelidirki; Resulullah (sas), sadece davetin önünde zorluklarla karşılaşması ve onlara sabretmeyişinden dolayı Mekke’den hicret etmeyi düşünmedi… O (sas), muhakkak ki bu zorlukları ortadan kaldırmak için uğraştı. Ve o (sas) Mekke’de fikrinden vaz geçmeden ve değiştirmeden 10 sene sabretti. O ve ona tabi olanlar davet yolunda şiddetle, terörle karşılaşıyordu. Fakat o yolda devam ediyordu. Kureyş’in kötülükleri onun nefsinde herhangi bir zaafiyet oluşturmadı. Kureyş’in karşı koyuşu onun azmini gevşetmedi. Bilâkis Rabbisinden izzetle gelen İslâm Davetine imanı, Allah’ın yardımından şüphesinin olmayışındaki sebat ve kesin idraki daha da arttı.

Fakat Resulullah (sas), bu tecrübelerden sonra Mekke’deki toplumun katılığı, bu toplumdaki fikrî seviyenin çok düşüklüğü, toplumdaki katı yüreklilik ve dalâlet/sapıklık, o toplum hakkındaki umudu zayıflattığını ve davet için tecrübelerin devamı için gösterilen gayretleri boşa çıkardığını gördü. Onun için kesinlikle bu toplumdan başka bir topluma geçişin olması gerekiyordu. Mekke’den hicret etmeyi düşündü. Resulullah (sas)’i Medine’ye hicret etmeyi düşünmeye iten şey işte bu idi. Yoksa sadece kendisini ve ashabını eziyetten kurtarmak değildi…

Evet Resulullah (sas), ashabını dinleri ile birlikte kaçarak Habeş’e hicret etmelerini emretmiştir. Sebebi şudur : Her ne kadar eza iman ateşini parlatıyor, işkence ve zulüm ihlâs ateşini alevlendiriyor; direniş, karşı koyuş azimleri, kararlılığı kesinleştiriyor idiyse de iman sahibini her şeyi küçük, hafif görmeye, yolunda malı, makamı, rahatı ve hayatı kurban etmeye iter ise de; evet muhakkak ki her ne kadar Allah’a iman, mü’mini, nefsini memnuniyetle Allah yolunda takdim ettirse de; lâkin ezânın sürekli, işkencenin devamlı olması, mü’mini ezâya sabırla işkencelere kurban gitmesiyle meşgul kılar. Bu meşguliyet mü’minin ufkunu genişletmesini, Hakkı derin ve kuvvetlice idrakinin artmasını sağlıyan ince düşünceden, tefekkürden, umuttan alıkoyar. Onun için mü’minlerin fitne vatanlarından, yurtlarından hicret etmeleri gerekirdi. İşte bu müslümanların Habeş’e hicretlerine uygun düşmektedir.

Fakat müslümanların Medine’ye hicretleri ise; müslümanları risaletiyle birlikte yeryüzünde Allah’ın Kelimesini yükseltecek olan yeni toplumlarını süratle oluşturabilecek bir konuma getirmiştir.

Buradan hareketle; İslâm oraya girip bu şekilde yayıldıktan sonra Resulullah (sas) ashabına Medine’ye hicret etmelerini emretmeyi düşündü. Resulullah (sas), ashabını Yesrib’e (Medine’ye) hicret etmelerini emretmeden ve kendisi oraya hicret etmeye karar vermeden önce; muhakkak ki Medine’den hacc için gelen Medine ehli ve müslümanları, onların davetinin himayesi ve Allah yolunda işkenceler için yeterli uygunlukta oluşlarını, onların harb üzerine biat etmeye hazır oluşlarını ve kendisiyle biat etmeyi istediklerini gördü. İşte o “kıtal biatı” (harb biatı) İslâm Devleti’nin temel taşı olacaktı.

Ve hacc mevsiminin gelmesini bekledi. Bu bi’setin 12. senesi (622 milâdî yılı) idi. Medine’den gelen hacılar gerçekten çok idiler. Aralarında 75 müslüman vardı. Bunların 73’ü erkek ve ikisi kadın idi. O iki kadın müslüman ise; Nüseybe b. Kâb Ümm-i Amâre (ki bu, Benî Mâzin binti Neccar’ın kadınlarından birisidir) ve Esmâ bint-i Amr b. Adiyy (ki bu da Benî Seleme’nin kadınlarından birisidir. Bu kadın Ümm-i Meni’dir).

Resulullah (sas), onlarla gizlice buluştu. Ve onlarla ikinci biat hakkında konuştu. Anlattı ki; bu biatla sadece davette bulunup ezaya sabretmekle kalınmayacak. Bilâkis o noktayı aşıp müslümanların kendi nefislerini kuvvetle müdafa edebilecekleri bir noktaya ulaşılacak ki o, İslâm Devleti’nin kuruluşunda köşe taşı ve ilk sütun oluşturacak bir nüveyi icad edecektir. O İslâm Devleti‘dir ki; toplumda İslâm’ı tatbik edecek, cihanşumül bir davet olarak İslâm’ı bütün insanlara taşıyacak, İslâm’ı himaye edecek, İslâm’ın yayılmasına mani olan yolundaki engeli ortadan kaldıracak, İslâm’ı tatbik edecek kuvveti de beraber taşıyacaktır.

Resulullah (sas), işte bunları onlara anlattı. Onların hüsnü kabüllerini, bu işe hazır oluşlarını gördü, idrak etti. Ve onlarla Bayram günlerinin ortasında gecenin son üçte birinde Akabe’de buluşmak üzere sözleşti. Ve onlara dedi ki:

“Uyuyanı uyandırmayın, gaibi de beklemeyin.”

Belirlenen buluşma gününde gecenin üçte biri geçtikten sonra onlar bulundukları yerlerinden (kamplarından) işlerinin keşfedilmesinden korkarak gizlice çıktılar. Akabe’ye gittiler, toptan dağa tırmandılar. Beraberlerinde o iki kadın da vardı. Hepsi Akabe’deki boğazda toplandılar ve Resulullah beraberinde amcası Abbas b. Abdulmuttalib olduğu halde geldi. Abbas, o zaman henüz müslüman olmamıştı. Ancak yeğenini güvence altına almayı arzu ediyordu. İlk konuşan o oldu. Ve şöyle dedi:

“Ey Hazreç topluluğu! Şüphesiz bildiğiniz gibi Muhammed bizdendir. Ve biz onu kavmimizden korumuşuzdur. O kavmi ve memleketinde izzet ve kuvvet içindedir. Ancak o size katılmak istiyor. Eğer siz onu kendisine davet ettiğiniz şeyle ona vefalı olacağınıza aklınız kesiyorsa, size ve yüklendiğinize diyecek yok. Eğer onu yanınıza götürdükten sonra yardımsız kendisi ile başbaşa bırakacaksanız şimdiden onu bırakın.”

Abbas’ın sözünü onlar dinledikten sonra ona dediler ki: “Senin söylediklerini dinledik.” Sonra Resulullah’a yönelerek; “Sen anlat ya Resulullah, kendin için ve Rabbin için istediğin sözü al” dediler. Resulullah (sas) Kur’an okuyup İslâm’a teşvik ve rağbet ettikten sonra şöyle cevab verdi:

“Kadınlarınızı ve çocuklarınızı kendisinden koruduğunuz şeylerden beni korumanız üzere beyatlaşıyor musunuz?”

Berâ b. Marur onun üzerine biatlaşmak üzere elini uzattı ve dedi ki: “Evet ya Resulullah, seninle biatlaşıyoruz. Biz vallahi harb ehliyiz ve silah sahipleriyiz. Bunlar ecdadımızdan bize miras kalmıştır.”

Berâ, Resulullah (sas) ile konuşmasını bitirmeden Ebu Heysem b. Tayyihan sözün arasına girdi ve şöyle dedi: “Ya Resulullah, bizimle bazı adamlar (Yahudiler) arasında akidler/bağlar vardır. Biz o bağları keseceğiz. Eğer bunu yaparsak sonra Allah seni galib kılarsa kavmine dönmeni ve bizi terketmeni umar mısınız?” Bunun üzerine Resulullah (sas) tebessüm etti ve sonra şöyle dedi:“Hayır. Bilâkis, kanınız kanımdır. Hedmim hedminizdir. (Yani hürmet kast olunarak benim zimmetim sizin zimmetinizdir.) Ben sizdenim siz de bendensiniz. Düşmanlarınızla savaşır barış yaptıklarınızla barış yaparım.”

Onlar Resulullah’a (sas) biat için toplandığında Abbas b. Ubade araya girerek şöyle dedi: “Ey Hazreç topluluğu, hangi hususlarda bu zata biat ettiğinizi biliyor musunuz?” Onlar da, “Evet” dediler. Sonra Abbas b. Ubade; “Şu halde siz, siyahı ve beyazı ile bütün insanlarla savaşı göze almak üzere ona biat ediyorsunuz. Eğer siz mallarınızın telef olduğunu ve büyüklerinizin öldürüldüğünü görünce, onu düşmanlarınızın eline bırakmayı düşünüyorsanız, biliniz ki vallahi bu sizin için dünya ve Ahiret’te yüz karasıdır. O halde onu şimdiden terk ediniz. Şayet mallarınızın tamamen yok olması ve ileri gelenlerinizin öldürülmesine rağmen taahhütlerinizi (sözlerinizi) yerine getirmeyi kabul ediyorsanız, o zaman onu alıp götürünüz. Allah’a yemin ederim ki, dünya ve Ahiret için hayırlı olan da budur.” dedi.

Ensar cevaben dediler ki: “Mallarımızın telef olmasına ve eşrafımızın öldürülmesine rağmen biz onu muhakkak ki alıp götüreceğiz.” Sonra da Resulullah’a yönelerek; “Ey Allah’ın Resulü! Biz bunları yerine getirdiğimiz takdirde karşılığında bize ne var?” dediler. Resulullah (sas) de, nefsinden emin olarak cevaben dedi ki: “Cennet var.”

Ve onlar ellerini ona uzattılar. Resulullah (sas) de elini uzattı. Şöyle diyerek biat ettiler:

“Darda ve ferahta, sevinçte ve kederde, dinleme ve itaat etme üzerinde, nerede olursa olsun Hakkı söylememize, Allah yolunda hiç bir laimin levminden (kınayanın kınamasından) korkmamaya biat ediyoruz.”

Biat işi tamamlanınca Nebî (sas) dedi ki:

“Siz bana içinizden 12 nakip çıkarınınız ki, kavimlerinin üzerine kefil (hakim) olsunlar.”

Onlar da aralarından 12 nakip çıkardılar. Dokuzu Hazreç’ten üçü de Evs’den.

Resulullah (sas), nakiplere şöyle dedi:

“Siz, kavminizin kefillerisiniz. Havarilerin İsa b. Meryem için kefillikleri gibi. Ben de, kavmimin (yani müslümanların) üzerine kefilim.”

Onlar kabul ettiler ve daha sonra yerlerine geri döndüler. Göçlerini toplayıp Medine’ye geri döndüler.

Ondan sonra Resulullah (sas), müslümanların Medine’ye hicret etmelerini ve onların ufak topluluklar halinde çıkmalarını emretti. Müslümanlar, fert fert ya da üç beş kişilik ufak topluluklar halinde hicret etmeye başladılar. Kureyş, biat işinden haberdar olmuştu. Onun için hicrete muktedir olanları Mekke’ye geri getirmeye çalıştılar. Hatta karı ile kocayı bile birbirinden ayırdılar. Fakat bütün bunlar, hicrete engel olamadı. Müslümanların hicreti devam etti. Resulullah, bu esnada Mekke’de kalıyor, kimse onun Medine’ye mi hicret etmeye yoksa Mekke’de mi kalmaya karar verdiğini bilmiyordu.

Lâkin sadece bir kişiye Medine’ye hicret etmek istediğini açıklamıştı o da, Ebu Bekir (ra) idi. Nitekim Ebu Bekir ondan Medine’ye hicret etmesi için izin isteyince ona şöyle demişti: “Acele etme. Umulur ki, Allah senin için bir arkadaş kılar.”

Böylece Ebu Bekir (ra) onun hicret etmek istediğini anlamıştı.

Kureyş, müslümanların Medine’de artmasının orada onları büyük bir kuvvet sahibi kıldığını ve Mekke’de hicret edenlerle bu kuvvetin daha da arttığını, müslümanlar Medine’de kuvvete sahipken Nebî (sas)’in onlara katılmasının kendileri için (Kureyş için) helâk oluş, yok oluş demek olduğunu görüp bin bir kuruntu ile hesap edip değerlendirmeler ve muhasebe yaptılar.

Bunun için Resulullah’ın Medine’ye hicret etmesine mani olmayı düşündüler. Fakat aynı zamanda onun Mekke’de kalmasından da korkuyorlardı. Çünkü düşünüyorlardı ki; onu Mekke’de alıkoyarak Medine’deki müslümanlara eziyet yaparlarsa o zaman onlar o kuvveti oluşturduktan sonra kuvvetleri daha da artar da kendisine iman ettikleri Allah’ın Resulü’nü müdafa için Mekke’ye gelirler.

Onun için Resulullah’ı öldürmeyi düşündüler ki o, Medine’deki müslümanlara katılmasın. Böylece müslümanların Medine ehli ile birleşmelerine sebeb oluşturan İslâm’ın ve Muhammed’in etkisi yok olsun.

Nitekim Siret (Peygamberin hayatı) kitaplarında geçmektedir ki, Aişe ve Ebî Umame b. Sehm’in hadisinde rivayet edilmiştir ki: “Resulullah (sas)’in yanında yetmiş kişi (İkinci Akabe biatındaki yetmiş kişi kasdadiliyor.) vukuu bulunca, Resulullah’ın nefsi sürur duydu, ferahlandı. Nitekim Allahu Teâlâ, ona harb ehlinin kuvvetini ve yardımını vermişti. Akabe biatıyla ilgili hadise duyulunca, müşriklerin müslümanlara eziyet ve musibetleri şiddetlenmeye başladı. Resulullah’ın ashabını sıkıştırıyor, onlara zahmet çektiriyorlar, yapabildikleri en ağır eziyet ve küfürle onlara sövüyorlar, hakaret ediyorlardı. Müslümanlar Nebî (sas)’e şikayette bulundular. O da, dedi ki:

“Ey müslümanlar! Sizin hicret edeceğiniz yer, iki kara taşlık arasında, hurmaları bulunan bir yer olarak bana gösterildi.”

Daha sonra bir kaç gün bekledi. Sonra da sevinçli olarak dışarı çıktı ve dedi ki:

“Bana, hicret edeceğiniz yer bildirildi. Orası Yesrib’tir. Sizden kim oraya gitmek isterse gitsin.”

Müslümanlar yolculuk için hazırlıklarını yaptılar. Yolculuk arkadaşlarını tesbit ettiler. Vasiyetlerini yaptılar. Hafif yüklerle Mekke’den çıkmaya başladılar. Onlar, Mekke’den fertler ya da ayrı ayrı küçük gurublar halinde dışarı çıktılar. Resulullah (sas) ise, Allah’tan kendisi için hicret izni vermesini bekleyerek Mekke’de kaldı. Arkadaşı (Ebu Bekir) ise, müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca kendisinin de oraya hicret etmesine izin vermesi için Resulullah’a başvuruyordu. Fakat Resulullah ona; “Acele etme. Umulur ki, Allah senin için bir arkadaş kılar.” diyordu. Ebu bekir de o arkadaşın Resulullah’ın kendisi olmasını umuyor ve çok arzu ediyordu.

Kureyş, sahabenin hicretini görüce; onların kendileriyle harb etmek için Medine’de toplandıklarını anladılar. Bunun üzerine Dâr’un-Nedve’de toplandılar. Resulullah (sas)’in durumu hakkında ne yapacaklarını tartıştılar. Tartışma sonunda onun katledilmesi fikri üzerinde ittifak edip dağıldılar, sonra Cebrail (sas) gelip Nebî (sas)’e devamlı yatmakta olduğu yatağında yatmamasını emr edip kavminin hilesini ona bildirdi. Resulullah (sas), o geceyi evinde geçirmedi. Onunla birlikte Allah kendisine hicret izni verdi.

Böylece Medine’de İslâmî kuvvetin oluşması, Medine’nin Resulullah’ı karşılamaya ve orada İslâm Devleti’nin kurulmasına hazırlanmış olması Resulullah (sas)’i hicrete götürmüştü. İşte bu hicret için en doğru sebebtir. Onun için Muhammed (sas)’in, Kureyş’in kendisini öldürmesinden korkarak Mekke’den hicret ettiğini, oradan kaçtığını zanneden herkes yanılıyor, hata ediyor.

Muhakkak ki Resul (sas), hiç bir şekilde eziyeti hesaba katmadı. İslâm’a davet yolunda hiç bir şekilde ölümü nazara almadı ya da itibar etmedi. Nefsi ve hayatı için meşgul olmadı. Medine’ye hicreti sadece İslâm Daveti ve İslâm Devleti’nin kurulması içindir.

Her ne kadar Kureyş, Resulullah (sas)’in Medine’ye hicret etmesinden korkarak onu öldürmeyi emrettilerse ve onun hicret etmesini gözlerine çok büyütüyorlarsa da o (sas), Kureyş’e karşı muvaffak oldu ve Kureyş’in karşı koymasına rağmen Medine’ye hicret etti. Onu öldürmeye karar vermiş olmalarına rağmen hicretine mani olamadılar.

Hicret; İslâmî bir toplum ve İslâm’la hükmeden, İslâm’ı tatbik eden açık ve kesin delille İslâm’a davet eden, şer ve tağutî güçlerden bu daveti kuvvetle koruyan bir devletin kurulması ile İslâm’a davet arasında bir dönüm noktasıdır…

Author;

AuthorCaliphate Defence Force
TiktokCaliphate Defence Force
InstagramCaliphate Defence Force
TwitterTalha Ibn Yusuf
UpscrolledCaliphate Defence Force
YoutubeIftira Tarih Utansin
ScribdCaliphate Defence Force

Bir Cevap Yazın