ORJINALINE GITMEK ICIN DOKUNUNUZ
Kurulduğu günden bu yana Müslüman Türkiye halkını laik rejimine adapte etmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti Devleti; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme yöntemlerinden herhangi biriyle bu ameliyesini hep gerçekleştirmeye çalıştı. Varlık sebebini dayandırdığı kurucu zihniyeti inşa eden atalarının yolunda giden Kemalist zevatın, halka tepeden bakan bu küstah tavrı, halk nezdinde hiçbir zaman kabul görmedi. Kurdukları bu yeni sistemin sahipliğinin verdiği ekâbirlik ve beldenin Müslüman halkına atfettikleri “kara cahil” gibi tanımlamalarla Müslümanlar hep aşağılandı; inançları, gelenek-görenekleri ve değerleri geri kalmış (irticaî) addedildi. Mezkûr zevatın böylesi tavırlarından dolayı Müslümanlar, sisteme karşı daha bir hırslandı ve sistemle arasındaki mesafeyi daha da açtı; onu benimsemedi, kabul etmedi.
Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti, laiklik esası üzerine kurulmuş bir devlettir. Türkiye’deki halk ise İslamî Akide’ye sahip olan Müslümanlardan müteşekkildir. Öyle ki İslam, bu halkın nefislerinde, zihinlerinde, kalplerinde ve hayatlarında en üstün makama sahiptir. Müslümanlar, fıtratlarına uygun ve akıllarına kanaat getirerek benimsedikleri İslam’a aykırı gördükleri her şeyden fersah fersah uzaklaşmışlardır. İşte laiklik akidesi de bu aykırı olan şeylerin en bariz olanıdır. Müslümanların laiklik akidesini benimsemeleri asla düşünülemez; bu veçhile, laiklik esası üzerine bina edilmiş bir devleti, Cumhuriyeti de benimsemeleri mümkün değildir. Üstelik bu sistemi bin bir hile ve desise ile adeta bir deli gömleği gibi giydirmeye çalışan Kemalist zevatın da bu zorba tutumları yara üzerine tuz-biber olmuştur… Halk, zaten kendi rızası dışında transfer edilen bu rejime hiç ısınmamıştı. Bir de bu baskı, korkutma, sindirme muameleleriyle muhatap olması, sisteme karşı olan kinini daha da arttırdı.
1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in temelleri üzerine çıkılan Devrim Kanunu sütunları, Anayasa Mahkemelerinin insaftan uzak kararlarıyla inşa edildi. Bu mazlum halkın ensesinde boza pişiren Dikta’nın birincil vazifesi, hâlâ sıcaklığını hissettikleri Hilâfet Makamı’nın milletin sinesindeki yüceliğini tarumar etmekti. Bu laik Dikta, halk ne kadar çabuk ilga edilen Hilafet sistemini unutursa, o kadar kısa sürede yeni Laik-Cumhuriyet’i benimsetebileceğini sanıyordu. Bu benimsetme çabasının üslubu olarak da ekseriyetle baskı unsurları kullanıldı.
Fakat hesaba katmadıkları çok önemli bir hakikat vardı ki, bu Laik zevat bunu hiç göremedi. Bu hakikat; Müslüman Türkiye Halkının İslam’a olan derin saygısı ve Allah’ın emri, Rasulullah’ın emaneti olması hasebiyle Hilafet Makamı’na içten bağlılıklarıydı… Zaten Osmanlı liderliğinde verilen kurtuluş mücadelesinde, İslamî Beldelerin dört bir yanından gelen direkt ve endirekt destek te, hep bu derin saygı ve içten bağlılıktan kaynaklanıyordu. Bütün Ümmet, işgallere kadar tek bir vücuttu ve yeniden yekvücut olacağı günleri hasretle bekliyordu; Hindistan’dan Balkanlara, Endonezya’dan Endülüs’e ve tüm Müslümanlar…
Ama beklenen olmadı; Müslümanlar büyük bir ihanet ve aldatmacayla Hilafet’in ilgası ve Cumhuriyet’in ilanıyla şok oldular… Kandırıldılar. Dermanları kesildi ve iki yana düştü kolları. Kendilerinde biraz güç bulanlar hemen, ya seslerini yükselttiler ya da kılıçlarını kınlarından çıkardılar. Zira İslam’ın Devleti’nin yıkıldığını görüp de öyle oturup duramazlardı. Fakat akıbetleri, ya sürgün oldu ya hapsedilmek ya da idam…
Dedelerinin başlarına gelenleri gören Müslümanlar, sinelerinde içten içe yanacak bir öfkeyi barındırdılar. Sistemin şirin görünme tavırlarına aldanmadan, hırsla beslediler içlerindeki nefreti. Babalar oğullarına, Laik Cumhuriyet’in kibirli sahiplerinin işledikleri ihanetleri akşam oturumlarında anlattı durdu. Bizler, Cumhuriyetin Müslümanların Kur’an öğrenmelerinin önüne nasıl setler çektiğini dinleyerek büyüdük; samanlıklarda gizli gizli Kur’an tedris eden çocuklar, şimdilerin babaları-dedeleri, hâlâ gözleri dolarak anlatır o yılları… Yaşananları bilsin de nefretini her daim canlı tutsun diye çocukları, torunları… Hilafet Devleti’ne yapılan ihanet, böyle nesilden nesle anlatılır durur. İşte bu yüzden, seksen küsur senedir askeriyle, polisiyle, eğitimi-öğretimiyle yapılan baskılara, dayatmalara rağmen Cumhuriyet Rejimi Müslüman Türkiye halkınca benimsenmemiştir.
Sömürgeci Kâfir İngiltere’nin temellerini atıp, laiklik esası üzerine yükselttiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, İslam Beldeleri arasında barizleşen özelliği, Osmanlı Hilafet Devleti’nin yönetim vilayeti ve Hilafet Sancağı’nın son olarak burada dalgalanıyor olmasıdır. İşte bu sebeple, hem Müslümanlar nezdinde hem de sömürgeci kâfirler nezdinde Türkiye, mühim bir noktada durmaktadır. Bu mühim nokta:
İslam Ümmeti zaviyesinden; Hilafet Sancağı’nın yeniden dalgalanacağı umudunu yeşertmektedir. Zira beklenti; “nasıl ki, Sancak son olarak burada dalgalanıyorduysa, şimdi de yeniden buradan göndere çekilmelidir”, şeklindedir.
Sömürgeci kâfirler zaviyesinden ise; Türkiye; -bir önceki paragrafta zikredilen; İslamî Ümmet’in bakışından mütevellit- her zaman Raşidî Hilafet’in ikamesini potansiyelinde barındırması hasebiyle, bu potansiyeli, yok edilmesi, bu mümkün değilse -ki, değildir-, o halde sadece potansiyel halde yani gizli bir halde kalması sağlanacak bir beldedir.
Daha önce hiçbir şekilde anlaşamayan ve sürekli birbirlerinin kuyusunu kazan sömürgeci kâfir devletlerin, -özelde Türkiye ve genelde diğer tüm İslam Beldeleri’nin herhangi birinde- 2. Raşidî Hilafet Devleti’nin kurulması potansiyeli/ihtimali karşısında hemen bir araya geldiklerini, ittifak ettiklerini görürüz. Hilafet’in ilga edilmesi ve Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmen kurulmasının ardından bugüne kadar geçen sürede Müslümanlar kendilerini 2. Raşidî Hilafet Devleti’ne hiç bu kadar yakın hissetmemişlerdi. Tabii ki sömürgeci kâfirler de… Zaten son zamanlar da Hilafet Projesi’nin yeniden hayata geçirileceğinin sinyallerini alan, ayak seslerini duyan sömürgeci kâfir devletler, bu devletlerin think-thank kuruluşları, STK’ları… hepsi pürtelaş raporlar yayınlıyorlar, yerli işbirlikçilerine baskı kuruyorlar ve hiç ara vermeden İslam Ümmeti’ni bu potansiyelden uzaklaştıracak saptırıcı fikirler pompalıyorlar.
Yine bu minvalde Türkiye Cumhuriyeti’nde yıllardan beri süregelen baskıcı İngilizci yapı şu anda yerini özgürlükçü Amerikancı yapıya -biraz da zoraki- terk ediyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin despot, ekâbir İngiliz muhibi Kemalistlerin ritüellerinin yerini, Amerikan muhibi Muhafazakâr Demokratların özgürlükçü anlayışları alıyor. Önceki anlayışın kutsal saydığı ne varsa, bu özgürlükçü anlayış tarafından eleştiriliyor ve tahkir ediliyor. Böylesi bir çatışmanın İngiliz-Amerikan sömürü çatışması olarak değerlendirilmesi pek tabi mümkün fakat bu çatışmanın ortaya çıkardığı hakikat, daha ziyade; baskı ortamının, Müslüman Türkiye halkını, mevcut baskıdan kurtulmak için çeşitli arayışlara ittiği, bu arayışlar içinde kendisini tatmin eden çözümün ise İslamî bir devletin gerekliliği olduğu, dolayısıyla gelinen süreçte Müslümanları bu çözüme daha fazla itecek bir baskıcı anlayışın artık iflas ettiğidir.
Zaten özellikle dünya siyasetindeki gelişmeler, İngilizlerin baskıya dayalı sömürü üslubunun artık değiştiğini yerine daha ılımlı bir üslubun tesis edilmeye çalışıldığını göstermektedir. Türkiye’de baskıcı üslubun yerini alan ılımlı ve özgürlükçü Amerikan modelinin önceki senelere nazaran daha rahat uygulanabilmesi de, İngiltere’nin muvafakatiyle mümkün olabilmektedir. Bu iki Sömürgeci Kâfir Devlet, Türkiye’de AKP eliyle yürütülen bu yeni üslubun işe yarayacağını; Müslüman halkın, Cumhuriyeti benimseyip Hilafet arzusundan vazgeçeceğini ummaktadır.
Halkın, Hilafet arzusundan vazgeçmesi için ne gerekiyorsa, Efendi Devletler tarafından yerli işbirlikçilerinden isteniyor. Öyle ki artık baskının bittiğini ve yerini özgürlüklerin aldığını göstermek adına; “Kemalizm” bir tabu olmaktan çıkarılıp özellikle STK’larca, aydınlarca tartışmaya açılabiliyor, başörtüsünün üniversitelerde serbest hale gelmesi için AKP’sinden CHP’sine herkes bir şeyler yapıyor, üniter devlet tartışılıp Anayasa’nın ilk 3 maddesinin bile değişebileceği artık rahatlıkla dile getirilebiliyor. Askeriye gibi “dokunulamaz” ve “sorgulanamaz” olan bir yapının, ileri demokrasilerde mümkün olamayacağı, bunun “dokunulur” ve “sorgulanır” hale gelmesini sağlamak için gerekli revizyonun yapılmasının şart olduğu ortaya konuyor. İlkokullarda “Andımız” çilesi, “Atatürk’ü Koruma Kanunu”, millî bayram törenlerine zorla katılım, resmî törenlerde Anıtkabir ziyareti gibi gariplikler de zamanla elden geçirilecek meseleler gibi görünüyor. İslamî hassasiyeti olan ailelerin, hal-hareket, giyim-kuşamlarıyla bu halkın içinden geldikleri belli olan çocukları bile iktidar olabiliyor ve hatta Cumhurbaşkanlığı bile yapabiliyor…
Tüm bunlar, Müslümanların sisteme entegrasyonu için yapıla gelen göz boyayıcı hareketlerdir. Tabi küfrün tabiatı belli; İslamî olana asla ve kat’a tahammülü yok. Yönetimi Müslümanların çocuklarına vermiş de olsa, Cumhuriyet’in esas sahipleri, DNA’larında olan; İslam ve İslamî olan düşmanlıklarını çok da gizleyemiyorlar. Halkın gözlerini boyamak için ortaya attıkları bütün argümanlar, Müslümanların basiretleri açık, Furkan ile bakan evlatları tarafından bu göz boyayıcıların suratlarına çarpılıyor. Tam burada bir soru akla geliyor:
“Değişen ne o zaman?”
Cumhuriyet, kurulduğu günden bugüne kadar mantık ve esas itibariyle aynı yolunda seyrediyor. Bazen yolcuları rahatlatmak adına halktan birilerinin kaptan koltuğuna oturmasına izin vererek de olsa… Şimdi Cumhuriyet’in unutulmayacak, unutturmayacağımız karanlık geçmişinden bir nefeste sıralayabileceklerimizi sıralayalım ve değişen bir şeyin olmadığını göstermeye çalışalım:
1920’li yıllar, İslâmî Ümmet’in adeta idam sehpasına çıkartılıp boynuna ipin geçirildiği yıllardı. Halkın hiçbir şekilde rıza göstermemesine rağmen Cumhuriyet ilan edilmiş, bu ilana ilk karşı çıkan mebuslar olmasına rağmen, onlar bile karşılarında meşhur üç silahşoru bulmuştu: Kel, Kılıç ve Topal Ali’leri…
1923’te Cumhuriyet’in ilanının ardından 1924’te Hilafet’in ilgası; Ümmet’in yağlı urgan boynunda, ayakları altındaki taburenin tekmelenmesiydi adeta.
Devrim Kanunları da 20’li-30’lu yılların kâbuslarındandı muhakkak. Gerek bu kanunlara muhalefetten, gerekse de Devrim’in kendisine muhalefetten, İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla binlerce genç-yaşlının yanı sıra Ümmet’in saygıdeğer âlimleri şehit edildi. Yine bu senelerde Müslüman kadınlar, tesettürlü olmaları hasebiyle irticaî addedildiler; modernleştirilme(!) çabalarıyla tesettürü, başörtüsü alındı, bu yarı çıplaklığa karşı çıkanlar cezalandırılmaya devam edildi. Ümmet’i baskı altında tutabilmek için göstermelik kalkışmalar, suikastlar de Cumhuriyet’in vazgeçilmezleri arasındadır o yıllarda da; tıpkı bugünümüzde olduğu gibi.
1940’lar, bir idolün gizli kalmış potansiyelini açığa çıkarır adeta; Milli Şef İnönü, Cumhurbaşkanı’dır artık. Gelen gideni aratır misali Millî Şef; ezan-ı Muhammediye’yi Türkçe okutur. Camiler ahır olarak O’nun döneminde kullanılır ve Kur’an-ı Kerim’in âşıkları Kitabullah’ı okumak için anca samanlıklarda yer bulurlar kendilerine; zira açıktan Kur’an tedrisi yine bu dönemin yasaklarındandır.
1950’lerde Müslümanlar, belki de daha önce adını hiç duymadıkları bir ülkeye asker olarak gönderildiler; Kore’ye… Şer yuvası NATO’ya da Türkiye, bu yıllarda üye oldu.
Darbeyle kurulan Cumhuriyet, özüne uygun olarak 1960’larda da Darbeden vazgeçemeyeceğini mazlum halka acı bir şekilde hissettirdi; askerî vesayetin korkusuyla halk daha da sindirilmeye çalışıldı.
1970’ler büyük bir fitneye sahne oldu; Ümmet’in gençleri batıl fikirler etrafında gruplaştırılarak birbirlerine kırdırıldılar. Sağ-Sol Çatışması adını alan bu olaylar, 80 Darbesinin en önemli gerekçesi olacaktı.
20 yılda bir Darbe yapılacağının sinyalleri 80’lerde net olarak anlaşıldı. 61 Darbesinin üzerinden 20 yıl geçmemişti ki, Müslümanlara göz açtırmaya hiç niyeti olmayan Cumhuriyet Rejimi sahiplerince yeni bir darbe daha imal edildi. Yine 80’li yıllar bir başka fitneye gebedir; PKK terör örgütü eylemlerine başladı. Akabinde bazı illerde “Olağanüstü hal” uygulamasına geçildi. PKK’ya karşı harekât bahanesiyle bazı köyler boşaltıldı.
90’lı yıllarda, uyanış ve bilinçlenme çabası içinde olan Müslümanlar, bu durumdan rahatsızlık duyan Cumhuriyet’in sahibi Laik Ordu’nun darbesinin post-modern yüzüyle tanıştılar. Müslümanlara atılan çok farklı iftiralar, sindirme politikaları da bu yılların barizleşen yönlerindendir.
2000’lerde, Müslümanlar aleyhine bir fitne daha iktidara taşındı. Yapması gereken ne varsa hepsini yapmış olmasına, giydiği gömleği de değiştirmiş olmasına rağmen, bir türlü Cumhuriyet’in gerçek sahiplerinin gözüne giremedi; İslamî geçmişinden ötürü, tutucu Laikler nezdinde her zaman kendisine şüpheyle bakılan oldu.
Şuan 2010 yılının içindeyiz, Müslümanların lehineymiş gibi görünen birçok şeyin Müslümanların aleyhine sonuçlandığını gördük bugüne kadar. Cumhuriyet’i kuran, onu yöneten, onun yaşamasını sağlayan zevatın ise Müslümanların lehine hiçbir şey yapmadıklarını da yaşayıp gidenler gördü, ömrü olanlar da görecek. Fakat zulüm payidar değildir; en büyük zulüm ise şirktir. Hele hele, idam sehpaları üzerine kurulan bir zulmün; tebaasının en tabi haklarını bile gasp eden bir zulmün; halkına hizmet için var olacağı yerde halkını hizmetçi gören bir zulmün son nefesi soluması çok daha yakındır.
Bunlar Cumhuriyet’i, Ümmet’in samimi duygularından faydalanarak, onu yalanlarıyla kandırarak; İstiklal Mahkemeleri’nin gayrihukukî kararlarıyla idam ederek, faili meçhul suikastlarla katlederek, Ordu’nun dipçiğiyle tehdit ederek, sindirerek kurdular…
Yine baskılar, suikastlar, faili meçhuller, iftiralar, yalanlar, kandırmalarla da koruyorlar.
Kurulduğu günden bu yana bu mazlum Ümmet’in, fikriyle, diliyle, kıyafetiyle uğraşan Cumhuriyet, süslü ambalajlar içinde yeniden sunuluyor bugün Müslümanlara; paket değişik de olsa içindeki yine aynı. Yine içkiler içiliyor, yine zina evleri açık, yine bulüğ çağına girmiş kızlar tesettürleriyle okuyamıyorlar, yine küfrî-tağutî hükümler tatbik ediliyor, yine Müslümanlar kan ve gözyaşı döküyor, yine Müslümanlar aleyhine kafirlerle stratejik ittifaklar kuruluyor, yine… yine… “Değişen ne o halde?”
Zaman ilerledikçe geçmişte söylenen sözlerin yalan olduğu çıkacak muhakkak. Müslümanların Cumhuriyeti benimseyecekleri umuduyla oynanan tüm oyunlar, kurulan tüm tuzaklar elbette iman duvarına çarpıp geri dönecek, şer’î hüküm gürzüyle küfrün bütün entrikaları paramparça edilecek.
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ
“Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş.” (el-Enbiya 18)

Bir Cevap Yazın