بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Nehbani.com sitesinin yazarı, Ashari.com sitesinin yazarı ile aynıdır. Bu şahsın sitesinde doğru bilgi yoktur. Birazdan ifşa edeceğimiz yalanlarında ne kadar kurnazca oyunlar oynayıp manipülasyon yaptıklarını göreceğiz.
1- Şeyh’in akidesi (1) mutezile ve cehmilere reddiyesi
Bu selefi tekfirci yazar, makalesinde[1] sunlari soylemektedir;
“Kitabı “Eş-Şahsiyye el-İslâmiyye”nin (1/125) “Filozof Müslümanlar” başlığı altında En-Nebahânî şöyle yazar:
“İlahi konularla bağlantılı felsefi meseleler Müslümanlar arasında yayılmaya başladığında, Ümeyye devrinin sonları ve Abbâsî devrinin başlangıcında bazı âlimler, örneğin Hasan el-Basrî, Gheelan ad-Dimaşkî ve Cehm bin Safvân, çeşitli teolojik meseleleri ele almaya başladılar.”
Sonra şöyle diyor:
“Burada, büyük ve asil bir imam ve tâbiîn neslinden olan, sahabenin takipçisi Hasan el-Basrî (rahimehullah) ile iki bid’at başkanı ve en büyük sapık olan Ehl-i Sünnet imamı arasında bir denklik kuruyor. Küfrü ve ilhadından (sapkınlığı) dolayı Horasan emiri Selam el-Ahvaz tarafından Hicri 128 yılında kâfir olarak idam edilen Cehm bin Safvân ile Mâbed el-Cühenî ve kader bid’atının (kaderi reddetme) bayraktarlığını yapan Gheelan el-Kaderî. İmam el-Buhârî (ö. 256H), İmam Ahmed (ö. 241H) ve diğerleri gibi büyük imamlar tarafından yazılmış erken dönem akide kitaplarından herhangi birine hızlı bir bakış attığınızda, onların el-Cehmiyye’yi tekfir ettiklerini ve Kaderiyye’yi kınadıklarını göreceksiniz. Cehm bin Safvân ve Gheelan el-Kaderî’yi ‘âlimler’ arasına dahil etmek için hiçbir mazeret yoktur.”
ilk olarak Şeyh kitabında;
“Felsefi meseleler ilahiyatla ilgili konularda Müslümanlar arasına sızdığında, Hasan Basri, Gaylan ed-Dımeşki ve Cehm Bin Safvan gibi bir kısım âlimler, Emevî döneminin sonları ile Abbasî döneminin başlarında birçok farklı kelamî meselelerle karşı karşıya geldiler. Bu âlimlerden sonra gelenler, Aristo mantığını öğrendiler ve bu mantık doğrultusunda bazı felsefi eserleri incelediler. Böylece kelamî meselelerde araştırma sahası genişledi ve bilinen kelam ilmi üzerine derinlemesine çalışmalar yapıldı.”
şeklinde bir açıklamada bulunuyor. Ancak, bu açıklamada Şeyh’in bu âlimlere “Müslüman” demediğini ve sadece “âlim” olarak nitelendirdiğini gözlemliyoruz. Şeyh, “İslam Şahsiyeti” kitabında ise Cehmiye mezhebine karşı eleştirilerde bulunmuştur. bir kişinin kafir olması onun âlim olmasının önünemi geçer? Şeyh’in metinlerinde bu âlimlerin “İslam ulemasının en yüksekleri” olarak nitelendirilmiş gibi bir izlenim oluşturulması, aslında metinlerin bağlamından ve Şeyh’in diğer görüşlerinden koparılarak yapılan bir manipülasyondur. Dolayısıyla, Şeyh’in bu âlimleri sadece “âlim” olarak nitelendirmesi, onların İslam’ın kabul ettiği âlimler olup olmadıkları konusunda kesin bir yargı ifade etmez.
1.1- Şeyhin Cehmiyye (Cehm bin Safvân’a) ve mutezile (Vasıl bin Atâ’ya) Reddiyesi
İlk olarak Cehmiyye, Cehm bin Safvân’ın takipçileridir.[2]
Mutezile ise Vâsıl bin Atâ’nin takipcileridir.
Seyh reddiyesinde;
““Kaza ve Kader Meselesi Nasıl Ortaya Çıktı?
Mutezile reisi Vasıl Bin Ata’nın Hasan el-Basri’nin ders halkasından ayrılmasına neden olan “büyük günah işleyen kimse” meselesini bir tarafa bırakırsak, kelam ilminde gördüğümüz meselelerin, daha önce Yunan filozoflarının araştırdığı meselelerden kaynaklandığını hissederiz. Bu isim ve isimlendirme ile “Kaza ve Kader” meselesi, daha önce Yunan filozoflarının araştırdıkları ve hakkında ihtilâfa düştükleri bir meseledir. Bu mesele, “kaza ve kader”, “cebr ve ihtiyar” ve “irade hürriyeti” olarak isimlendirilir. Bunların hepsi aynı anlama gelmektedir ki o da şudur: İnsandan kaynaklanan filleri meydana getirip getirmemede insan hür müdür, serbest midir yoksa mecbur mudur? Yunan felsefesi tercüme edilmeden önce böyle bir mesele üzerinde araştırma yapmak hiçbir Müslümanın aklından dahi geçmemişti. Böyle bir meseleyi daha önceleri ancak Yunan filozofları araştırdılar ve hakkında ihtilâfa düştüler. Epikuroscular, “Dilediğini yapmada irade hürdür. İnsan bütün fiillerini hiçbir zorlama olmaksızın kendi serbest irade ve seçimi ile yapar” derken Revakçılar ise; “İnsan iradesi bir yolda yürümek mecburiyetindedir. Bunu değiştirmesi mümkün değildir. İnsan, iradesi ile hiçbir şey yapamaz. O, fiili yapmak mecburiyetindedir. Yapıp yapmama hakkına sahip değildir” demektedirler. İslâm geldiğinde ve zamanla felsefî düşünceler İslâm’a sızdığında Allah’ın adaleti meselesi en önemli mesele haline geldi. Zira Allah’ın adil olduğunu ve sevâp ile ceza meselesinin bu adalete terettüp ettiğini söylediler. Bunun sonucunda kulların fiillerini, bu meselenin, ve meseleden dallanan hususların araştırılması ve araştırmalarından etkilenmelerinden dolayı, filozofların takip ettikleri araştırma metoduna göre yapması meselesi ortaya çıktı. Bu konuda en fazla Mutezile’nin ortaya koyduğu araştırma dikkati çekmektedir. Bu mesele ve kelamcıların diğer araştırmalarında Mutezile asıldır. Çünkü diğer kelamcılar, Mutezile’ye cevap vermek için ortaya çıktılar. Dolayısıyla “Kaza ve Kader” meselesinin araştırılmasında hatta kelam ilmi ile ilgili bütün araştırmalarda Mutezile esas sayılır. Mutezile’nin Allah’ın adaletine bakışı, O’nun zulümden münezzeh/uzak olduğu şeklindedir. Sevâp ve ceza meselesinde de Allah’ın adaleti ile Allah’ın zulümden münezzeh olduğu düşüncelerini uyumlaştıran bir yerde durdular. Ancak insanda irade hürriyetinin bulunması, kendi fiillerini yaratması, bir şeyi yapıp yapmama imkânına sahip olması ile Allah’ın adalet sıfatının bir anlamı olur dediler. İnsan, bir şeyi kendi iradesi ile yapıp ve yine kendi iradesi ile terk ettiği zaman ona sevâp veya ceza verilmesi makul ve adaletlidir. Fakat Allah insanı yaratır, ardından da onu belli bir işi yapmaya zorlarsa, yani itaatkar olanı itaata ve isyan edeni de isyana zorlar sonra da itaat edeni sevâp ile mükafatlandırıp asi olanı da azap ile cezalandırırsa bu, adalet sayılmaz, dediler. Böylece onlar görünmeyeni görünene, Allahu Teâla’yı insana kıyasladılar. Yunan filozoflarından bir grubun yaptığı gibi, bu dünya hakkında konulan kanunlara Allahu Teâla’yı da boyun eğdirmeye kalkıştılar. İnsan hakkında tasavvur ettikleri adaleti, Allah’a uygulamaya giriştiler. Oysa “Kaza ve Kader”, “Cebr ve İhtiyar” veya “İrade Hürriyeti” diye isimlendirdikleri konunun aslı, kulun fiiline Allah’ın sevâp veya ceza vermesidir. Araştırmalarında Yunan filozoflarına yönelerek “İrade” ve “Kulların fiilleri” meselesini araştırdılar. İrade meselesinde şöyle dediler: Hayrı isteyen hayırlı, şerri isteyen şerli, adaleti isteyen adil, zulmü isteyen de zâlimdir. Eğer dünyada olan her şey Allah’ın iradesi ile ilgili olsaydı, hayrı ve şerri dileyen de Allah olurdu. Bu durumda da hayrı-şerri, adaleti-zulmü dileyen kimsenin de bu niteliklerle nitelenmesi gerekirdi. Bu fiilleri işleyeni hayırlı, şerli, adil, zâlim gibi sıfatlarla vasıflandırmak gerekirdi ki Allahu Teâla’yı bu şekilde nitelendirmek mümkün değildir. Eğer Allahu Teâla kâfirin küfrünü, asinin isyanını dilemiş olsaydı, onu küfürden ve isyandan men etmemesi gerekirdi. Örneğin; Allah’ın Ebu Leheb’in kâfir olmasını dileyip ardından da onun imân etmesini ve küfürden uzak durmasını emretmesi nasıl düşünülebilir? Yaratıklardan böyle bir şeyi yapan kimse akılsız sayılır. Allah ise böyle bir şeyden çok çok uzaktır, yücedir. Kâfirin küfrünü ve asinin de isyanını Allah dilerse, bu takdirde bunların cezalandırılmaması gerekir. Çünkü onların amelleri kendi iradelerinin sonucu değil O’na itaatin sonucudur. İşte böyle delil hususunda mantıki önermeler getirmeye devam ettiler. Ardından da bunu Kur’an-il Kerim’den naklî delillerle takip ettiler. Allahu teala’nın şu ayetlerini delil olarak getirdile;
Allah kulları hakkında zulüm dilemez.”[3]
Allah’a şirk koşanlar: ‘Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık’ diyecekler. Onlar da öncekiler de böyle yalanlamışlardı.”[4]
“De ki: Üstün ve mükemmel hüccet, Allah’ındır. Eğer O, dileseydi hepimizi birden hidâyete kavuştururdu.”[5]
” Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.”6
” O, kullarının küfrüne razı olmaz….”7
” Şüphesiz ki küfredenleri korkutsan da korkutmasan da birdir. Onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.”8
“Küfürleri sebebiyle onların kalplerini mühürledik.”9
Bunlardan da benimsedikleri ve kendisine çağırdıkları görüşe vardılar. Onların görüşleri ise bir fiili yapıp yapmama hususunda insanın iradesinde hür olduğu şeklinde bilinmektedir. İnsan bir fiili yaparken de terk ederken de kendi iradesini kullanır. Fiillerin yaratılması meselesinde Mutezile şöyle dediler: “Kulların fiilleri, kendileri tarafından yaratılmıştır. Allah’ın işi değil kulun kendi işidir. Allah’ın gücünün müdahalesi olmaksızın fiili yapmak veya yapmamak insanın gücü dahilinde olan bir iştir. İnsanın isteyerek veya istemeden yaptığı hareketler arasındaki farkı hissetmesi bunun delilidir. İsteyerek elini hareket ettiren kimse ile istemeden eli titreyen kimsenin hareketi, minareye kendi isteği ile çıkan kimse ile istemeden düşen kimsenin hareketi arasındaki fark gibi. İhtiyari hareket insanın gücü dahilinde olan harekettir. Onu insan yaratır. Zorunlu olarak yaptığı harekette ise insanın rolü yoktur. Aynı zamanda insan, fiillerinin yaratıcısı olmazsa teklif ortadan kalkar. Zira insan bir fiili yapıp yapmama gücüne sahip olmazsa ona yap veya yapma demek aklen doğru olmaz. Dolayısıyla da övmeye ve kınamaya, sevaba ve cezaya konu olmaz.” Hakeza görüşlerine delil getirmede mantıki önermeler getirmeye devam ettiler ve bunu naklî delillerle takip ettiler. Allah’ın şu ayeti gibi birçok ayetle görüşlerini delillendirdiler:” Kendi elleriyle kitap yazıp sonra da bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun”10
” Bir kavim nefislerindekini değiştirmedikçe, Allah da onların halini değiştirmez.”11
” Kim kötü bir iş yaparsa cezasını görür.”12
“Herkese kazandığının karşılığı verilir.”13
” Rabbim beni geri çevir, belki iyi iş işlerim.”14
” Hâlbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”15
” Herşeyi yaratan Allah’tır.”16
Tüm bunlardan da fiillerin yaratılması meselesinde insan fillerini kendi yaratır, insan bir şeyi yapıp yapmamaya muktedirdir şeklindeki benimsedikleri görüşlerine ulaştılar. Meselenin ve meseleden dallanan şeylerin araştırılmasında, kelamcıların araştırma metotlarının peşine düşülmesi sonucunda, fiillerin yaratılması meselesinden “fiillerden doğan fiiller” meselesi dallandı. Mutezile, insanın fiillerinin kendisi tarafından yaratıldığını ortaya atınca şöyle bir soru gündeme geldi: İnsanın amelinden, davranışından doğan ameller hakkındaki görüş nedir? O da insanın yarattığından mıdır? Yoksa Allah’ın yarattıklarından mıdır? Dayak yiyen kimsenin hissettiği acı, bir şeyde görülen tat, bıçaktaki kesme özelliği, lezzet, sıhhat, şehvet, sıcaklık-soğukluk, rutubet-kuraklık, korkaklık-cesaret, açlıktokluk ve daha birçok şey de insanın fiili midir? Mutezile bunların hepsinin insanın fiili olduğunu söyler. Çünkü bir fiili yaptığında onun sonuçlarını ortaya çıkaran da insandır. O, insanın fiilinden doğmaktadır. Dolayısıyla insanın yarattığı şeylerdendir.
“Kaza ve Kader” meselesi ve bu meselede Mutezile’nin görüşü işte budur. Kulun fiilindeki iradesi ve insanın fiili sonucunda ortaya çıkan eşyanın özellikleri bu meselenin özüdür. Bu mesele hakkındaki görüşlerinin özü ise, “kul bütün fillerinde irade hürriyetine sahiptir, fiillerini ve filleri sonucunda ortaya çıkan eşyanın özelliklerini yaratan da insandır.”
Mutezile’nin bu görüşü Müslümanların heyecanını artırdı. Çünkü bu görüş onlara göre yepyeni bir görüştü. Dinde ilk esas olan akîdede cüretli bir görüştü. Bu nedenle Mutezile’ye cevaplar vermeye başladılar. En meşhurlarından birisi; Cehm Bin Safvan olan ve kendilerini “Cebriye” diye isimlendiren yeni bir grup ortaya çıktı. Cebriye’ciler şöyle diyorlardı: “İnsan, irade hürriyeti ve fiilleri yaratma gücü olmayan, mecburen hareket eden bir varlıktır. İnsan rüzgârın önünde bir tüy veya dalgaların önüne katıp sürüklediği bir odun parçası gibidir. Ancak, Allah işleri onun eliyle yaratır. Eğer insan amellerinin yaratıcısıdır dersek, bu ifâde, Allah’ın gücünün sınırlandırılmasını gerektirir ki bu durumda da Allah’ın gücü her şeyi kuşatmamış olur. Böylece kul dünyada bazı şeyleri yaratmada Allah’a ortak olmuş olur. Tek bir şeyde iki gücün birbiri ile yardımlaşması mümkün değildir. Eğer o şey Allah’ın gücü ile yaratılmışsa insanın o şeyde herhangi bir rolü yoktur. Eğer o şey, insanın gücü ile yaratılmışsa Allah’ın gücünün o şeyde herhangi bir rolü yoktur. Bir kısmının Allah’ın bir kısmının da insanın gücü ile olması da mümkün değildir. Dolayısıyla kulun fiilini yaratan Allah’tır. Yalnızca O’nun iradesi ile kul bir fiili yapabilir. Kulların fiilleri sadece Allah’ın gücü ile var olabilir, fiilin yaratılmasında kulun gücünün herhangi bir tesiri olmaz.” Cebriye’ye göre insan, Allah’ın yarattığı fiillerin yeri olmaktan öte bir anlam ifâde etmemektedir. O mutlak olarak mecburen hareket eden bir varlıktır. İnsanla cansız bir varlık arasında görünüşten başka hiçbir fark yoktur. Görüşlerini işte böylece sıraladılar. Görüşlerini desteklemek için de Allah’ın şu ayetlerini delil olarak getirdiler:
“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”17
” Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.”18
“Sen sevdigine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet eder.”19
” Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı.”20
” Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.”21
Kulun yaratmasına ve iradesine delalet eden ayetleri de tevil ettiler. Doğal olarak, lezzet, açlık, yiğitlik, kesmek, yakmak ve bunların dışında kulun fiilinden sonra meydana gelen eşyaya ait özelliklerinde Allah’tan olduğunu söylediler. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat da bu konularda Mutezile’ye cevap verdi. Ehl-i Sünnet, şöyle dedi: “Kul fiillerinin tamamı Allah’ın iradesi ve meşietiyledir.” İrade ve meşiet aynı anlama gelir. İrade ve meşiet, diri olan Allah’ta ezeli bir sıfattır. İrade ve meşiet; kudretin bütüne nisbetinin birbirine denk olmasıyla, herhangi bir vakitte, takdir edilenlerden birinin gerçekleşmesinin tahsis edilmesini gerektirmektedir. Kulların filleri Allah’ın hükmü iledir. Bir şeyin olmasını dilediği zaman ona “ol” der ve o da hemen oluverir. Allah’ın kazası, bazı hükümlerin ilâvesi ile birlikte kulun fiilinden ibarettir. Zira Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır…”22 diye devam etmektedir
Seyh kaderiyyenin, ““kader” diye bir şey yoktur. Her şey “önceden bir takdir olmadan meydana gelir”” lafinada reddiye yapar

Ayrica seyh, kaza ve kader konusunda, mutezile nin “fiillerini insan kendi yaratır, fiili yaratan ve var eden insandır” fikrinide curutmektedir23
Seyh ayrica Mutezilenin “Allah’ın zatı ve sıfatı tek bir şeydir. İlmin, kudretin ve hayatın O’nun zatına eklenmesi ile değil Allah, zatıyla diridir, âlimdir ve kadirdir. Eğer Allahu Teâla, insanda olduğu gibi zatına eklenen ilim ile âlim ve yine zatına eklenen hayat ile diri olsaydı sıfat ve sıfatla nitelenen, taşıyan ve taşıdığı ile nitelenen olması gerekirdi. Halbuki bu, ancak cisimleşebilen şeylerde görülür. Allah ise cisimleşmekten münezzehtir. Her sıfat kendisi ile kaimdir dersek ezeli olanlar, başlangıcı olmayanlar çoğalmış olur. Bir başka ifâde ile ilahlar çoğalır.” fikrinide curutmektedir24
Seyh, mutezilenin “(Allahin) her sıfatın kendi kendine var olduğunu söylersen ilahlar çoğalır” sozunede cevap verir25
seyh yine mutezilenin “Allah’ın kadir, âlim ve muhit olduğu ispatlandığına göre, Allah’ın zatında ve sıfatında herhangi bir değişiklik olamaz. Değişiklik sonradan yaratilânların sıfatlarındandır. Allahu Teâla ise bundan münezzehtir. Bir şey, yok iken var oluyor, var iken de yok oluyorsa ve Allah’ın kudreti ve iradesi her iki olaya da taalluk ederek yok olan bir şeyi var etmiş ve var olan bir şeyi de yok etmiş ise, kadim olan ilahi kudret hadis olan bir şeye nasıl taalluk eder ve onu meydana getirir? Onu niçin bu zamanda meydana getirdi de başka bir zamanda meydana getirmedi? Daha önce ilgilenmediği bir şeyle ilahi kudretin sonradan ilgilenmesi, ilahi kudrette bir değişimin var olduğu anlamına gelir. Allah’a bir değişimin isabet etmeyeceği kesin olarak sabittir. Zira değişimin olmaması kadim ve ezeli olmanın gereğidir. İrade konusunda da durum böyledir. Aynı şey ilim sıfatı hakkında da söylenebilir. İlim, bilinenin olduğu hal üzere açığa çıkması demektir. Bilinen zamanla değişebilir. Dalında asılı duran bir yaprak bir müddet sonra düşebilir. Yaş halde bulunan bir şey kurur, canlı olan ölür. Allah’ın ilmiyle şey ne halde ise o hal üzere açığa çıkar. Allah, olmadan önce bir şeyin ne hale geleceğini bildiği gibi, şu andaki halini ve yok olduktan sonraki halini de bilir. Durum böyle iken nasıl olur da Allah’ın ilmi varlıkların değişimi ile değişebilir? Olayların değişimi ile değişen ilim, sonradan var olan ilimdir. Allahu Teâla ise sonradan var olanlarla var olmaz. Sonradan var olanlarla alakalı olan da sonradan var olmuştur.” fikrinede cevap vermektedir26
seyh, ehli sunnet ile mutezileyi ayirarak bunu soyler;
“…Ehl-i Sünnet de Mutezile’nin düştüğü aynı şeyin içerisine düşerek…”27
“Böylece Mutezile, Ehl-i Sünnet ve diğer tüm kelamcılar, aklı esas alma, aklen ulaştıkları sonuçları ayet ve hadislerle destekleme veya aklen vardıkları sonuçlara uydurmak için ayetleri tevil etme konusunda aynı seviyeye düştüler.”28
“Hatta tevil, Mutezile, Ehl-i Sünnet ve Cebriye arasında bir fark olmaksızın onların metodu haline geldi.”29

“Mutezile, filozoflardan aldıkları ile onlara cevap verdi. Ehl-i sünnet ve Cebriye de Mutezileye cevap verirken felsefecilerin metodunu kullandı”30

Seyh Kaderiyyenin “Allah, eşyanın asıllarını bilir fakat detayını, cüziyatını bilmez” fikrinide curutmektedir.31
Sonuc olarak seyhe mutezile yahut kaderiyye demek cok sacma olur, cunku seyh’in kitabinda, mutezile kelimesi 49 yerde gecmektedir ve her bir yerinde onlara reddiye yapmaktadir;

Yazar; IftiraTarihUtansin/ Talha Ibn Yusuf
İslam Şahsiyeti 1- pdf Yükle
İslam Şahsiyeti 2- pdf Yükle
İslam Şahsiyeti 3- pdf Yükle
Daha fazla kitap- Hizb Türkiye ve Islam Devleti
NOT; Bu MAKALE, Hizb’in resmi MAKALESI değildir. İftira Tarih Utansın tarafından dava amacıyla hazırlanmıştır. Bu MAKALE, açık yalanları çürütmek amacıyla yapılmıştır ve Hizb ut-Tahrir bu MAKALEDEN resmi olarak bağımsızdır. Resmi bir yayin kesinlikle degildir
Kaynaklar;
- http://www.nabahani.com/articles/wwmefwq-nabahanis-creed-the-atheistic-and-creeds-of-disbelief-of-the-jahmiyyah-mutazilah-and-qadariyyah-are-all-islamic-and-non-conflicting.cfm ↩︎
- TDV İslâm Ansiklopedisi 7/234 ↩︎
- Ğafir 31 ↩︎
- Enam 148 ↩︎
- Enam 149 ↩︎
- el-Bakara 185 ↩︎
- Zümer 7 ↩︎
- el-Bakara 6-7 ↩︎
- enNisa 155 ↩︎
- el-Bakara 79 ↩︎
- Ra’d 11 ↩︎
- en-Nisa 123 ↩︎
- Ğafir 17 ↩︎
- Mü’minun 99-100 ↩︎
- Saffat 96 ↩︎
- Zümer 62 ↩︎
- Insan 30 ↩︎
- Enfal 17 ↩︎
- Kasas 56 ↩︎
- Saffat 96 ↩︎
- Zümer 62 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/60-70 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/62 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/111 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/112 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/113 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/114 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/114 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/58 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/58 ↩︎
- İslam Şahsiyeti 1/81 ↩︎























Bir Cevap Yazın