şIADA TAKKIYE (1)
Takkiye şia dininde islamin şartlarından biridir. Takkiye Sözlükte “birini tehlikeden korumak” anlamına gelen “vaky” (vikāye) kökünden türeyen “takiyye”, “kendini korumak, sakınmak”[1] anlamına gelmekle birlikte, gerçek anlamından uzaktır. Tekkiye aslında şianin dinlerini yaymak için söyledikleri bir yalandan başka bir şey değildir ve onlara göre bu helaldir. Kendi dinlerini yaymak ve insanları sahte dedikleri din olan ‘Sünni İslam’dan’ uzaklaştırmak için sahte ayet ve hadisler ürettiler. Ayşe anamıza, sahabelere, âlimlere, halifelere,… tekkiye diyerek iftira attılar. şia ile konuşup bir konuyu açıkladığınızda ona takkiye yapıp yapmadığını sorun ve söylediği tek kelimeye inanmayın.
Müslümanlarda ruhsat
Zorunlu durumlarda başvurulabilecek bir kolaylık (ruhsat) olan takıyye müminlerin kendilerinden olanları bırakıp kâfirleri dost edinmemelerini, fakat onlardan sakınıp korunma halinin bundan istisna edildiğini belirten yukarıdaki âyete dayanmaktadır. Bunun dışında Kur’an’da, kalbi imanla huzur bulduğu halde küfür ve inkâra zorlanan kimsenin mâzur sayıldığını ifade eden âyetle[2] Firavun’un tebaasından olup imanını gizleyen kimseden övgü ile bahsedilen âyetten[3] hareketle tehlike karşısında kişinin asıl inancını gizleyebileceği kabul edilmiştir.
Ilk müslümanlardan Ammâr ile babası Yâsir ve annesi Sümeyye’yi müşrikler dinden dönmeye zorlamış, babası ile annesi bunu reddedince öldürülmüş, Ammâr ise eziyetlere dayanamayıp sözle inkârda bulunmuştur ve putlari ovmustur. Daha sonra durumu Hz. Peygamber’e bildirdiğinde Resûlullah cebire “Allahi inkar edip putlari overken kalbinden ne geciyor” diye sordugunda “kalbim Allah ve Peygamber askindaydi” diye cevap verdi. Peygamberimizde böyle davranılabileceğini söylemiştir ve boyle bir durum birdaha yasanirsa aynisini yapmasi gerektigini soylemistir.[4]
Bu olay hakkında nâzil olan Nahl sûresindeki âyet[5] benzeri durumlarda yalan soylemenin bir ruhsat sayıldığını teyit etmiştir. Bununla birlikte cebirle karşılaşan bir müminin ruhsatini kullanmayip ölümü tercih etmesi hemen bütün İslâm fırkalarınca daha üstün bir davranış olarak değerlendirilmiştir.[6]
TARIHCE
Takıyye ilk İslâm mezheplerinden olan Hâricîler arasında genellikle benimsenmemiş, ancak başta Necedât olmak üzere mezhebin bazı gruplarının Âl-i İmrân[7] ve Mü’min[8] sûrelerindeki âyetlere dayanarak bu yöntemi câiz gördükleri ileri sürülmüştür[9].
Takıyye hemen bütün Şiî fırkalarınca uygulanan bir esas kabul edilmiştir. Şîa’nın kolları içinde İsmâiliyye özellikle gizlilik (setr) devrelerinde bu prensibi uygulamış, İmâmiyye’den Ahbâriyye, Usûliyye, Şeyhiyye ve Bâbiyye de bu esasa bağlı kalmıştır. Zeydiyye ilke bakımından takıyyeye muhalif görünse de zaman zaman uygulamaktan geri kalmamıştır[10].
Özellikle İmâmiyye’de muhaliflerin baskısından kurtulmak, isyan etmeye elverişli bir durum ortaya çıkıncaya kadar toplumun ve yöneticilerin dikkatini çekmemek için takıyye yöntemine başvurulmuştur. İmâmiyye’ye göre bu nevi takıyye uygulaması ilk dönemlerden itibaren başlamıştır. Resûlullah’ın vefatından sonra ilk üç halifenin hilâfeti devrinde asıl hak sahibi olan Hz. Ali’nin sükût etmesi bir takıyye olduğu gibi oğlu Hasan’ın Muâviye ile hilâfet konusunda anlaşması da takıyye mahiyetinde oldugunu dusunmektedirler. Ardından gelen Zeynelâbidîn, Muhammed el-Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık gibi imamların mevcut idareye isyan edilmesini câiz görmemeleri de takıyye uygulaması şeklinde görülmüştür. Özellikle Muhammed el-Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık zamanında gelişen aşırı Şiî ihtilâlci hareket mensupları takıyyeye daha çok yönelmişlerdir. Bu ruhsat degildir. dinin kâfirler karşısında bir mümine tanıdığı ruhsatın ötesinde takkiye, Şiî grupların maksatlarına ulaşabilmek için uyguladıkları (yalan iftira vs.) bir yöntemdir.
şIADA TAKKIYE VE SAPIKLIKLARI (2)
Muhammed el-Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık dönemlerinde nakledilen haberlerde takıyyenin dinin onda dokuzunu teşkil ettiği, takıyyesi olmayanın dininin olmayacağı, çok az istisna dışında her şeyde takıyye yapılabileceği, takıyyenin Allah’ın dininin önemli bir unsurunu meydana getirdiği, mümin için bir kalkan sayıldığı[11], takıyyeyi terkedenin Allah’a, resulüne ve imamlara muhalefet etmiş olacağı düşüncesi yaygınlık kazanmış, hatta, “Sizin Allah katında en üstününüz en çok sakınanınızdır” meâlindeki âyette[12] yer alan “etkā” kelimesi Ca‘fer es-Sâdık’tan nakledildiğine göre “en çok takıyye uygulayan” şeklinde anlaşılmıştır[13]. Takıyye, sonraki dönemlerde de bir mezhep prensibi halinde on iki imam devrine kadar devam etmiş, bir imamın doğumu, yetişmesi, gaybete girmesinin açıklanması ve isminin söylenmesi bile menedilerek tam anlamıyla bir gizlilik ortamı oluşturulmuştur. Son imamın gaybetinden zuhuruna kadar devam edecek olan dönemler de takıyye dönemi kabul edilmiş, bu süre içinde takıyyeye uymanın bir vecîbe sayıldığı ileri sürülmüştür. Takıyye, ancak on ikinci imamın ortaya çıkıp bütün dünyayı hâkimiyeti altına alacağı devirle sona erecektir (a.g.e., s. 127-128).
Bu arada Şîa âlimlerinden Hamîd İnâyet, Şîa’nın geleneksel takıyye ilkesini pasif tutumların mazereti olmaktan çıkarıp samimiyet ilkesiyle çelişmeyecek biçimde sınırlandırmaya çalışmanın modern zamanların bir yönelişi sayıldığını[14], Seyyid Ahmed Kesrevî ise Şîa’nın benimsediği takıyye ilkesiyle insanları yalancılığa sevkettiğini[15] ileri sürmüştür.
Takıyyenin Şîa tarafından özel içerikli bir ilke haline getirilmesi diğer İslâm mezheplerince bir kusur kabul edilip eleştirilmiş, dürüstlüğü ortadan kaldıran bir unsur diye nitelendirilmiştir. Bu değerlendirmeye bazı şarkiyatçılar da katılmıştır[16].
ORJINALINE GIDEBILMEK ICIN BASINIZ (aşağıdaki nota bakiniz)
NOT; ORJINAL KAYNAK OLARAK VERDIGIMIZ SITEDE TAKKIYEYE RUHSAT DENILMISTIR VE SÜNNILERDEDE OLDUGUNU IDDIA ETMISLERDIR. BU YANLISTIR
KAYNAK OLARAK;
[1]- Lisânü’l-ʿArab, “vḳy” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 1221-1222
[2]- en-Nahl 16/106
[3]- el-Mü’min 40/28
[4]- Taberî, XIV, 237-238; İbnü’l-Esîr, IV, 131
[5]- en-Nahl 16/106
[6]- Şerîf er-Radî, V, 195-196
[7]- Ali-Imran 3/28
[8]- Mü’min 40/28
[9]- Şehristânî, I, 122, 125
[10]- Kâmil eş-Şeybî, XVI [1962], s. 233
[11]- Küleynî, II, 217-221
[12]- el-Hucurât 49/13
[13]- İbn Bâbeveyh, s. 128el-Hucurât 49/13
[14]- DİA, XXII, 266
[15]- a.g.e., XXV, 311
[16]- Goldziher, s. 181

Bir Cevap Yazın