TÜRKCE EZAN NEDEN CAIZ DEĞIL?

Published by

on

Sayf Al-Furqan Publications, From Darkness Toward Light
Defending Islam. Exposing Falsehood. Calling to Truth.
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

ORJINALINE GIDEBILMEK ICIN BASINIZ

 بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Ha­ne­fî ve Han­be­lî mezheblerine göre eza­nın baş­ka bir dil­de okun­ma­sı­nın caiz ol­ma­dı­ğı ka­na­atin­de­dir­ler. Şa­fiî fa­kih­le­ri ise, Arap­ça bil­me­yen ya­ban­cı­la­rın, eza­nı ori­ji­nal şek­liy­le oku­ya­bi­len bi­ri­ni bu­la­ma­dık­la­rı tak­dir­de ken­di dil­le­rin­de oku­ma­la­rı­na ce­vaz ver­miş­ler­dir. Fa­kat bu da, ebe­dî de­ğil, ge­çi­ci ya­ni ori­ji­na­li­ni öğ­re­nin­ce­ye ka­dar ve­ril­miş bir ce­vaz­dır. Ka­hir ek­se­ri­yet, eza­nın Arap­ça’dan baş­ka bir dil­de oku­na­ma­ya­ca­ğı ka­na­atin­de­dir. Onun için­dir ki ezan, on dört asır içe­ri­sin­de dil­le­ri bir­bi­rin­den fark­lı bü­tün İs­lâm ül­ke­le­rin­de, Arap­ça’dan baş­ka bir dil­le okun­ma­mış­tır.

Bi­ze gö­re de ezan Arap­ça’dan baş­ka bir dil­le oku­na­maz, oku­nan şey de ezan ol­maz. Bu­nun ne­den­le­ri­ni mad­de mad­de şöy­le sı­ra­la­ya­bi­li­riz:

***

1- Eza­nın söz­le­ri Arap­ça’dır. Ama Arap’ın söz­le­ri de­ğil­dir. Onun naz­mı ve laf­zı ya­ni di­zi­li­şi ve söz­le­ri as­hap­tan Ab­dul­lah b. Zeyd’e, Hz. Ömer’e ve da­ha pek çok sa­ha­be­ye (r. an­hüm) Al­lah ta­ra­fın­dan il­ham edil­miş; Hz. Pey­gam­be­rin onay ve tas­dik­le­riy­le ke­sin­leş­miş, 1400 kü­sur se­ne­dir dil­le­ri fark­lı bü­tün İs­lâm ül­ke­le­rin­de de­ğiş­me­den, tar­tı­şıl­ma­dan “EZAN-I MU­HAM­ME­DΔ ola­rak oku­na­gel­miş­tir.

***

2- “Ezan-ı Mu­ham­me­dî” ola­rak ad­lan­dı­rıl­ma­sın­da da ayrıca bir gü­zellik var­dır. Arap kal­kıp “Ezan-ı Ara­bî” ya­ni Arap Eza­nı de­me­sin, Pa­kis­tan­lı kal­kıp “Ezan-ı Pa­kis­ta­nî” ya­ni Pa­kis­tan Eza­nı de­me­sin, Müs­lü­man Türk kal­kıp “Ezan-ı Tür­kî” ya­ni Türk Eza­nı de­me­sin ve herkes kendisine göre bir ezan çıkarmasın di­ye bü­tün Müs­lü­man­la­rın peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v)Efendimize isnaden “EZAN-I MU­HAM­ME­DΔ de­nil­miş­tir.

***

3- Düş­man is­ti­la­sın­da ka­lan Müs­lü­man top­rak­la­rın­da ilk ya­pı­lan şey eza­nı men et­mek olur. Çün­kü ezan bir pa­ro­la­dır, Müs­lü­man­la­rın hür­ri­yet ve bir­lik alâ­me­ti­dir. İş­te bu se­bep­ten­dir ki, “Ezan oku­ma, İs­lâm dün­ya­sın­da fe­tih ve za­fer­le­rin vaz­ge­çil­mez bir un­su­ru ol­muş­tur. Ni­te­kim Mek­ke’nin fet­hin­den be­ri ele ge­çi­ri­len her bel­de­de ya­pı­lan ilk uy­gu­la­ma­lar­dan bi­ri, fe­tih müj­de­si­ni her ta­ra­fa du­yur­mak için yük­sek bir yer­de ezan oku­mak ol­muş­tur. Bâ­kî’nin meş­hur Kâ­nû­nî Sul­tan Sü­ley­man mer­si­ye­sin­de­ki:

“Al­dın he­zar büt­ge­de­yi mes­cid ey­le­din? Na­kûs yer­le­rin­de okut­tun ezan­la­rı.”

bey­ti bu uy­gu­la­ma­nın di­van şi­iri­ne ak­set­miş bir ifa­de­si­dir. Anlamı şudur:

Aldın binlerce puthaneyi mescid yaptın Çan çalınan yerde okuttun ezanları.”

***

4- Eza­nın gö­re­vi­ni yap­sın di­ye ön­ce­den çok tek­lif­ler gel­di. Çan ça­lın­sın, bo­ru öt­tü­rül­sün, ateş ya­kıl­sın de­nil­di; ama bun­la­rın hiç­bi­ri hüsn-ü ka­bul gör­me­di. Çün­kü bun­la­rın hep­si be­şe­rî idi. İn­san­la­rın dü­şün­ce­si­nin ürü­nüy­dü. Ay­nı za­man­da bir yan­lı­şı çağ­rış­tı­rı­yor­du.

5- Hal­bu­ki ezan, be­şe­rin ürü­nü de­ğil­di. Bu­ra­dan da an­la­şı­lı­yor ki ezan ilâ­hî bir ter­cih­tir, ilâ­hî bir da­vet­tir, ilâ­hî bir teb­liğ­dir, ilâ­hî bir me­saj­dır. Me­sa­jı­nı in­san­lı­ğa du­yur­mak is­te­yen Al­lah, her­hal­de bu­nu, dil­ler­den bi­ri­ni se­çe­rek ya­pa­cak­tı. Ni­te­kim öy­le yap­mış, dil­ler­den Arap­ça’yı seç­miş, eza­nı da Arap­ça il­ham ey­le­miş­tir. O, Fa­il-i Muh­tar’dır, di­le­di­ği­ni yap­mak­ta ser­best­tir. Kim­se­nin O’na ‘Ne­den Arap­ça’yı seç­tin?’ de­me­ye hak­kı yok­tur.

6- İs­lâm şe­ai­rin­de­ki ilâ­hî ve ne­be­vî ke­li­me­ler can­lı ve se­vap­lı bir ka­buk ve bir de­ri gi­bi­dir. Bir hay­va­nın de­ri­si ve­ya bir mey­ve­nin ka­bu­ğu so­yul­sa, az bir za­man son­ra o za­rif et ve o gü­zel mey­ve si­yah­la­nır, ko­kar. İş­te ge­rek iba­det­te ve ge­rek­se ezan­da ol­sun şe­air-i İs­lâ­mi­ye­de­ki Arap­ça ifa­de­ler can­lı ve se­vap­lı bir de­ri ve bir ka­buk gi­bi­dir. On­lar so­yu­lur­sa, ge­çi­ci ola­rak ma­na­la­rı bir de­re­ce gö­rü­nür; fa­kat o mü­ba­rek ma­na­la­rın ruh­la­rı uçar, ge­ri­ye du­ma­nı ka­lır. Üm­mî bir adam ya­ni Kur’an’ın ma­na­sı­nı bil­me­yen bi­ri, Kur’an’dan ya­rım say­fa oku­sa Kur’an oku­muş sa­yı­lır. Kur’an’ın ma­na­sı­nı bi­len bir alim Kur’an’ın me­alin­den on say­fa da­hi oku­sa Kur’an oku­muş sa­yıl­maz. Çün­kü Kur’an de­nil­di mi onun laf­zı ve naz­mı ak­la ge­lir. La­fız ve na­zım or­ta­dan kal­kar­sa Kur’an di­ye bir şey kal­maz. Ge­ri­ye ka­lan me­al ve ter­cü­me­dir. Kur’an’ın me­al ve ter­cü­me­si Kur’an de­ğil­dir ki onun­la iba­det ya­pı­la­bil­sin. Ay­nen bu­nun gi­bi eza­nın Arap­ça söz­le­ri de ilâ­hî­dir. Türk­çe­leş­ti­ril­se ve Arap­ça eza­nın ye­ri­ne Türk­çe’si okun­sa, o, ezan sa­yıl­maz. Oku­yan, sa­de­ce eza­nın Türk­çe’si­ni oku­muş olur. Türk­çe ezan da, ori­ji­nal eza­nın ka­zan­dır­dı­ğı­nı ka­zan­dır­maz. Pa­ro­la ve şe­air ol­maz.

7- İs­lâ­mi­yet’in me­se­le­le­rin­den bir kıs­mı “Ta­ab­bü­dî”dir. Ya­ni Al­lah ve Pey­gam­ber ne koy­muş­lar, na­sıl is­te­miş­ler­se öy­le ya­pı­lır. Yüz bin hik­met ve mas­la­hat on­la­rı de­ğiş­ti­re­mez. Me­se­la bi­ri, “Eza­nın hik­me­ti Müs­lü­man­la­rı na­ma­za çağır­mak­tır. Şu hal­de bir tü­fek at­mak kâ­fi­dir.” der­se yan­lış söy­le­miş olur. Çün­kü eza­nın sa­de­ce bir hik­me­ti yok­tur. O pek çok hik­met­ler­den sa­de­ce bir hik­met ola­bi­lir. Eza­nın en önem­li hik­met­le­rin­den bi­ri, in­san­lık adı­na, o şe­hir aha­li­si adı­na, kâ­ina­tın ya­ra­tı­lı­şı­nın en bü­yük ne­ti­ce­si ve in­sa­noğ­lu­nun ya­ra­tı­lı­şı­nın en bü­yük ga­ye­si olan tev­hi­di ilân et­mek, yani Al­lah’ın birliğini kabullenip Rab olu­şu­nu haykırmaktır.

8- İki çe­şit hak var­dır. Bi­ri şah­sî, özel hak, di­ğe­ri umû­mî, ge­nel hak­tır. Ge­nel hak­la­ra “Hu­ku­kul­lah” Al­lah’ın hak­la­rı da de­ni­lir. Bun­la­rın bir adı da “Şe­air-i İs­lâ­mi­ye” ya­ni “İs­lâ­mî sem­bol­ler”dir. Bu hak­la­ra bü­tün Müs­lü­man­lar or­tak­tır. İş­te o şe­air­den bi­ri Ezan-ı Mu­ham­me­dî’dir. Bü­tün Müs­lü­man­la­rın rı­za­sı ol­ma­dan on­la­ra iliş­mek, her­ke­sin hu­ku­ku­na ve Al­lah’ın hak­la­rı­na te­ca­vüz sa­yı­lır. İş­te bu se­bep­ler­den do­la­yı­dır ki, hiç­bir Müs­lü­man ve hiç­bir İs­lâm ül­ke­si eza­nı ori­ji­na­lin­den baş­ka bir dil­le oku­mak ve din­le­mek is­te­me­miş, oku­yan­lar­dan ve oku­tan­lar­dan da as­la ra­zı ol­ma­mış­tır.

9- Eza­nın ke­li­me­le­ri ve­ciz­dir, mu’ciz­dir, ilâ­hî­dir. Me­se­la son cüm­le­si­ni ele ala­lım. La ila­he il­lal­lah’ın her bir ke­li­me­sin­de bir La ila­he il­lal­lah var­dır. Ya­ni ma­na­sı var­dır. La ila­he il­lal­lah, Al­lah’tan baş­ka tan­rı yok de­mek­tir. “La ila­he”yi kal­dı­rın “il­lal­lah” de­yin, yi­ne yal­nız Al­lah var de­mek­tir. “İl­la”yı kal­dı­rın “Al­lah” de­yin, yi­ne kâ­ina­tın mut­lak hâ­ki­mi ak­la ge­lir. “Al­lah” laf­za-i ce­la­li­nin ba­şın­dan eli­fi kal­dı­rın, “Lil­lah” yi­ne her şey Al­lah için­dir an­la­mı­na ge­lir. “Lil­lah”ta­ki bi­rin­ci la­mı kal­dı­rın “le­hu” ka­lır. Yi­ne her şey Al­lah’ın­dır an­la­mı­na ge­lir. “Le­hu”da­ki la­mı kal­dı­rın, ge­ri­ye “Hû” ka­lır. Her şey “O” de­yip in­le­mek­te, O’nu gös­ter­mek­te, Al­lah’ın var­lı­ğı­nı ve bir­li­ği­ni ilân et­mek­te­dir, an­la­mı­na ge­lir.

10- Şim­di bir de ge­lin Al­lah laf­za-i ce­la­li­nin ye­ri­ne ko­nu­lan “TAN­RI” ke­li­me­si­ni dü­şü­ne­lim. Ba­şın­dan T’yi kal­dı­rın ge­ri­ye ne ka­lı­yor? AN­RI. Ne an­la­ma ge­li­yor? Hiç. A har­fi­ni kal­dı­rın ve ba­kın, ge­ri­ye hiç­bir şey kal­ma­dı­ğı­nı gö­re­cek­si­niz. Öy­ley­se ge­lin bu taş­la­rı ye­rin­den oy­nat­ma­ya­lım. Çün­kü bu taş­la­rı Al­lah diz­miş­tir. Bu taşları yerinden oynatanın başına ağır taşlar düşer, bir daha iki yakası bir araya gelmez; ne dünyada ne de ahirette.

11- “Tan­rı ulu­dur” de­mek­ten hiç zevk al­mı­yo­rum. San­ki Al­lah’ın bü­yük­lü­ğü Tür­ki­ye hu­dut­la­rıy­la sı­nır­lan­dı­rıl­mış gi­bi ge­li­yor ba­na. Hal­bu­ki be­nim inan­dı­ğım Al­lah’ın bü­yük­lü­ğü sı­nır­sız. Bu­nu da an­cak “Al­la­hu­ek­ber” sö­zü ifa­de etmek­te­dir. Yu­suf İs­lâm da iş­te bu­nun için eza­nı ori­ji­nal di­liy­le oku­mak­ta­dır. Biz di­ne uyar­sak din, din olur. Di­ni ken­di­mi­ze uy­du­rur­sak din, din ol­mak­tan çı­kar. O da bi­zim gi­bi pe­ri­şan olur.

12- Müs­lü­man, ırk­çı­lık da­va­sı gü­de­me­ye­ce­ği gi­bi, dil ırk­çı­lı­ğı­na da te­nez­zül et­me­me­li­dir. Hik­met ve ilim han­gi dil­le bi­zim eli­mi­ze tu­tuş­tu­ru­lur­sa onu alı­rız. İl­min ve hik­me­tin Müs­lü­ma­nı, gay­ri­müs­li­mi ol­maz. İlim ve hikmet nerde olursa olsun hep Müslüman’dır. Yü­ce Al­lah me­sa­jı­nı Hz. Mu­ham­med’in (s.a.v) Efendimizin eliy­le, elekt­ri­ği de Edi­son’un eliy­le in­san­lı­ğa ulaş­tır­mış­tır. Peygamberin eliyle gelen de, Edison’un eliyle gelen de nimettir, hikmettir, hikmet mü’minin malıdır, bulduğu yerde almalıdır.

13- Ben­de­ni­zin Tan­rı ke­li­me­si­ne ta­kıl­ma­mın se­be­bi, bu ke­li­me­nin Al­lah laf­za-i ce­la­li­nin ye­ri­ne ko­nul­ma­sından ve onun bir ter­cü­me­si ola­rak gös­te­ril­miş olmasındandır. Yok­sa Tan­rı di­yen der, ona biz ka­rış­ma­yız. Ama “Al­lah” laf­za-i ce­la­li­nin ye­ri­ne ko­nul­ma­sı­na da ra­zı ola­ma­yız.

TERCÜME EDİLEMEYEN LAFIZ

14- Şu­nu da unut­ma­ya­lım: Bun­ca ça­ba­la­ma­la­ra rağ­men Tan­rı ke­li­me­si bir tür­lü mil­le­tin ağ­zı­na otur­ma­mış, Al­lah laf­za-i ce­la­li de bu mil­le­tin ağ­zın­dan düş­me­miş­tir. Me­se­la he­men he­men her­kes her kız­dık­ça ve sı­kış­tık­ça, ‘Al­lah Al­lah, Al­lah Al­lah’ der du­rur; ‘Tan­rım Tan­rım, Tan­rım Tan­rım’ de­mez. Dep­re­me tu­tu­lan eğlence âlemindekiler bile ‘Al­lah Al­lah’ di­ye­rek ka­çı­yor. Tanrı tanrı diyerek değil. Al­lah inan­cı ve sev­da­sı -gü­nah­kâr da ol­sak- bu mil­le­tin ru­hu­na iş­le­miş­tir. Bı­ra­kın “Tan­rı” ke­li­me­si­ni Yü­ce Al­lah’ın isim­le­rin­den bi­ri­ni laf­za-i ce­la­lin ye­ri­ne koy­sa­nız, yi­ne laf­za-i ce­la­lin ye­ri­ni dol­du­ra­maz. Me­se­la sen, Al­lah’ı “Rah­man” is­miy­le ça­ğır­san, onu rah­met­le yâd etmiş olur­sun, Ka­hhar ismiyle anmış olmazsın. “Alim” is­miy­le ça­ğır­san ilim sı­fa­tıy­la vas­fet­miş olur­sun, kud­ret­le vas­fet­miş ol­maz­sın. Ama sen Al­lah’ı “Ya Al­lah” di­ye­rek Al­lah is­miy­le ça­ğı­rır­san bü­tün sı­fat­la­rıy­la onu vas­fet­miş, zikretmiş ve yâd etmiş olur­sun. Çün­kü Al­lah an­cak bü­tün sı­fat­la­rıy­la Al­lah ola­bi­lir. Al­lah laf­za-i ce­la­li için var olan bu özel­lik, di­ğer isim­ler için ge­çer­li de­ğil­dir. Ke­li­me-i Şe­ha­det öy­le bir ke­li­me­dir ki, o ke­li­me ile kâ­fir kü­für­den İs­lâm’a ge­çer. Kâ­fir “Şe­ha­det ede­rim ki Rah­man’dan ya­hut Ra­hîm’den ya­hut Me­lik’ten ya­hut Kud­düs’ten baş­ka ilah yok­tur.” de­se kü­für­den çı­ka­maz, İs­lâm’a da gi­re­mez. Fa­kat ne za­man ki “Ben şe­ha­det ede­rim ki Al­lah’tan baş­ka ilah yok­tur.” de­se iş­te o za­man kü­für­den kur­tu­lur, İs­lâm’a gi­rer. Halbuki Rahman, Rahîm, Melik, Kuddüs isimleri de Allah’ın isimleridir. Ama kuşatıcı isimleri değildir. Her bir isim kendi manasını ifade eder ama, “Allah” lafza-i celali bütün isimlerin manasını içerir. Kuddüs’de “Allah” lafzasının manası yoktur. Ama “Allah” lafzasında Kuddûs ismi, Rahman ismi, Kahhar ismi ve bütün isimler vardır. Onun içindir ki Allah lafza-i celalinden başka bütün isimler kullara da verilebilmektedir. Ama hiç kimseye Allah ismi verilmemiştir ve verilemez.

15- Bu­gün oku­nan ezan­lar o ka­dar lâ­hû­tî ve de­rû­nî­dir ki, he­le bir de gü­zel oku­yan­la­rın se­sin­den din­len­di­ğin­de o ka­dar tat­lı ol­mak­ta­dır ki, o ezan­lar, in­san­la­rı ken­di­le­rin­den al­mak­ta, cen­net­le­re gö­tür­mek­te ve şa­ir­le­re il­ham kay­na­ğı olmaktadır. İş­te İs­tik­lal Mar­şı şa­iri bir dört­lü­ğün­de eza­na şöy­le vur­gu ya­par:

Ru­hu­mun sen­den İlâ­hî şu­dur an­cak eme­li, Değ­me­sin ma­be­di­min göğ­sü­ne nâ­mah­rem eli, Bu ezan­lar ki şe­ha­det­le­ri di­nin te­me­li, Ebe­di yur­du­mun üs­tün­de be­nim in­le­me­li, Ve iş­te Yah­ya Ke­mal.

O da Akif’in te­men­ni­le­ri­ne şu mıs­ra­la­rıy­la ka­tı­lır:

Şu ko­pan fır­tı­na Türk or­du­su­dur Ya Rab­bi, Se­nin uğ­run­da ölen or­du bu­dur Ya Rab­bi, Ga­lib et, ezan­lar­la yük­sel­sin mü­eb­bed na­mın, Ga­lib et, çün­kü bu son or­du­su­dur İs­lâm’ın…

16- Bi­ri­si kal­kıp “İyi de ben bu me­sa­jı an­la­mı­yo­rum.” de­se, bu ge­çer­li ve ma­sum bir çı­kış ol­maz.

-Ne­den?

-Çünkü dün­ye­vî is­tik­ba­li­ni ga­ran­ti et­mek için çok şey öğ­re­nen, hat­ta ba­zen de gün­de 50 ya­ban­cı ke­li­me ez­ber­le­yen in­san­la­rın 15 ke­li­me­lik eza­nı öğ­ren­me­me­le­ri, 15 gün­de öğ­re­ni­le­cek Kur’an’ın 15 gün­de ez­ber­le­ne­bi­le­cek kı­sa su­re­le­ri­ni bir ha­yat bo­yu ez­ber­le­me­me­le­ri ve iba­det ha­ya­tı­na uy­gu­la­ma­ma­la­rı, eğer ze­kâ­nın az­lı­ğın­dan ve­ya to­ta­li­ter bas­kı­lar­dan kay­nak­lan­mı­yor­sa, işin için­de bir ka­sıt ve bir art ni­yet var de­mek­tir. Hiç­bir Müs­lü­ma­nın eza­na kar­şı, Kur’an su­re­le­ri­ni ori­ji­na­liy­le ez­ber­le­me­ye kar­şı, art ni­yet­li ola­ca­ğı­nı dü­şü­ne­mi­yo­rum ve bu­nun da o ka­dar zor bir iş ol­ma­dı­ğı­na ina­nı­yo­rum.

17- Mil­let Mec­li­sin­de bir ye­min tö­re­ni ya­pı­lır. Ora­ya mah­sus ye­mi­nin bir met­ni var­dır. O met­ni bi­ri de­ğiş­tir­me­ye kalk­sa ye­mi­ni ge­çer­li ol­ma­mak­ta, hat­ta ağır it­ha­ma ma­ruz kal­mak­ta­dır. Gö­rü­lü­yor ki be­şer be­şe­rin koy­du­ğu­nu de­ğiş­ti­re­mi­yor. De­ğiş­tir­se kı­ya­met­ler ko­pu­yor. Pe­ki şu in­sa­noğ­lu Al­lah’ın koy­du­ğu­nu ve Hz. Pey­gam­be­rin uy­gu­la­dı­ğı­nı, üm­me­tin baş ta­cı edip ka­bul et­ti­ği­ni de­ğiş­tir­me­ye na­sıl ce­sa­ret ede­bi­li­yor? 1400 se­ne­lik bu gü­zel­li­ği de­ğiş­tir­me­ye na­sıl yel­te­ne­bi­li­yor?

18- Eza­nın as­lı­na ve ori­ji­na­li­ne kar­şı çı­kan­lar gay­ri­müs­lim ol­say­dı­lar, hiç ya­dır­ga­maz­dım. Ama Müs­lü­man ol­du­ğu­nu söy­le­yen­le­rin eza­nın as­lı­na kar­şı çık­ma­la­rı­nı hav­sa­lam al­mı­yor. Cat Ste­ven Müs­lü­man ol­du. Hz. Pey­gam­be­rin hem di­ni­ne, hem de di­li­ne tes­lim ol­du. ‘Ne­den ezan İn­gi­liz­ce de­ğil de Arap­ça, ne­den Kur’an Arap­ça, ne­den pey­gam­ber Arap­lar­dan?’ di­ye­rek hâ­şâ Al­lah’ı yar­gı­la­ma­ya kalk­ma­dı. Al­lah’ı sor­gu­la­mak ve yar­gı­la­mak gi­bi bir yan­lı­şa, bir edepsizliğe ve say­gı­sız­lı­ğa düş­me­di.

19- Ye­ri gel­miş­ken şu­nu açık açık söy­le­ye­yim: Dil ırk­çı­la­rı­nın Türk­çe’den kov­ma­ya ça­lış­tık­la­rı şey Arap­ça’nın öte­sin­de Kur’anî kül­tür ve Kur’anî muh­te­va ise çok ya­zık eder­ler. Bi­zim böy­le­le­ri­ne di­ye­ce­ği­miz tek şey, “Al­lah hi­da­yet na­sip ey­le­sin” ola­cak­tır.

20- Son ola­rak de­mek is­te­rim ki, eza­nı Türk­çe (veya Kürtçe)okut­ma­ya kal­kış­mak he­ze­yan­dır. Ce­ma­at­le ic­ra olu­nan na­maz­da su­re­le­ri Türk­çe oku­mak abes­le iş­ti­gal­dir. Ama ih­mal edil­me­me­si ge­re­ken bir ha­ki­kat var: Kur’an’ın ma­na­sın­dan (ve hayat tarzından)uzak kal­mak ise in­ti­har­dır.


ORJINALINE GIDEBILMEK ICIN BASINIZ

ISLAM EVRENSELDIR

Kur’ân-ı Kerim Son Peygamber’i (s.a.v.),

“Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu” olarak takdim etmektedir (Ahzâb, 33/40).

İlâhî Kitaba göre O “âlemlere rahmettir” (Enbiyâ, 21/107),

“Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir” (Sebe’, 34/28).

Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu’l-enbiyâ Efendimiz (s.a.v.) vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini Araplara ve Arap Yarımadası’na mahsus (özgü) kılmamış, dîni bu dar çerçeve içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın dünyasının bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm’a çağırmıştır. Kendisi bu fânî dünyadan ayrıldıktan sonra samîmî ve sadık mensupları dünyanın dört bir yanına yayılarak İslâm’ı tebliğ etmişler, Çin’den İspanya’ya kadar büyük bir cofrafya üzerinde İslâm’ın tanınmasını, benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.

Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı göremeyen zihin miyopları gibi

“Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir yol göstericisi (rehberi) vardır” (Ra’d, 13/7)

meâlindeki âyete takılarak Peygamberimiz’in (s.a.v.) elçiliğini ve İslâm’ın kapsamını daraltmaya, Araplara özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) Kur’ân’da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir.

“Uyarıcılık” vasfının zikredildiği âyet, âhireti inkâr eden ve Peygamber’e Rabbinden, kendilerini inandıracak bir mûcizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak gönderilen âyetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği mânâ şudur: “Peygamber insanları hidâyete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek ve uyarmaktır, bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidâyet rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür irâdeleriyle o hidâyet rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış olurlar.”

Şu halde Son Peygamber’in (s.a.v.) gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir de hidâyet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm’ın ilk muhatapları olmaları itibariyle Araplar’dır, İslâm’ın evrenselliği itibariyle de mîlâdi 610 yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğuna göre hidâyete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir?

Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir:

“Hâdî Allah’tır, insanları -irâdelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola kavuşturan O’dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ’nın yol göstericiliği ve hidâyet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar vâsıtasıyle olmaktadır. O’nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ, hâdî), doğru yolun adı İslâm’dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah’ın kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler, sapanları ise uyarmışlardır.”

Hâtemu’l-enbiya da (s.a.v.) aynı hidâyetin temsilci ve tebliğcisidir (En’âm, 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir, hidâyetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır; onunla gönderilen rehber ( hâdî ve hüdâ) Kur’ân’dır, muhatabı da bir kavim değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber (s.a.v.) den sonra ulusal veya evrensel bir peygamber daha gelmeyecektir; hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, “öncekilerin getirdikileri dinlerin özünü tasdik ve teyit eden” Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

Evrensel İslâm’ın Mensupları

Evrensel bir din olan İslâm’ın mensuplarına Arapça’da “müslim” denir, bu kelime Türkçemize “Müslüman” olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı “İslâm Ümmeti”tir. İslâm ümmetini (Müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere, belliklere “şi’âr”, çoğulu: “şe’âir” denir.

Müslümanları birbirine bağlayan ve gruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî… bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm’a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ “dindaşlık bağıdır”, Müslüman kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur’ân’a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar “kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah’ın ipine sarılmadır”.

Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme, ne Türk’e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün Müslüman kavimlerin ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları “Müslümanlar medeniyeti” veya “İslâm Medeniyetidir”.

İslâm’ın Şiarları

Yukarıda tanımı geçen şiarlar, Müslüman kavimlerden, uluslardan, gruplardan birine veya birkaçına değil, bütün Müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır; semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, grupta, kurumda, yerleşim bölgesinde…

İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimsenin, o şeyin ve orasının Müslüman olduğu, İslâm’a ait bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemâatle namaz, cum’a namazı, câmî, minare, Kur’ân, Hac ibâdeti, Peygamber (s.a.v.)’in sünneti.

Şiarların Korunması

Kur’ân-ı Kerim’de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara, 2/158; Mâide, 5/2; Hac, 22/32,36). Fıkıh ve Siyaset-i şer’iyye kitaplarında, ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.), içlerinde Müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir bölgeye (dâru’l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların Müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6). Bu tarihi vâkıa da meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.

İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, gruba) mahsus olmadığı, bütün Müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir grubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.

Şiar olarak ezan-ı Muhammedî

Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettikten sonra Müslümanlar rahatlık içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine Müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi boru çalma, Hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin (s.a.v.) içine sinmedi.

Sahâbe’den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat “Sana bundan daha hayırlı bir yol göstereyim” dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz ezanı Abdullah’a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Resûlullah’a (s.a.v.) koştu, gördüklerini anlattı, O da “Bu gördüğün Allah’ın izniyle hak olan bir rüyadır” buyurdu, sesi daha gür olduğu için Bilâl’e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal’e öğretti, Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer, bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü’levtâr, II,37 vd.Tirmizî’den naklen). Peygamberimizin (s.a.v.) müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir (Müslim, Salât, 6).

Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl’e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm’dan önce Arapların bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm’dan sonra bulunup uygulanmıştır, kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir (ilham edilmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da benimsenmiştir).

İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm aleminde “aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde” okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün Müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır.

Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, sünnete aykırı “ulusal ezan” olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak câiz değildir.

Bazı fıkıh kitaplarında bulunan “Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur” cümlesi “başka dilde ezan okumanın câiz ve sünnete uygun olduğunu” ifade etmez, “böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez” mânâsına gelir. Ebû Hanîfe’nin de, “Kur’ân’ı namazda -dili yatmayanların- başka dilden okumaları câiz olsa bile sünnete aykırı olduğu için mekruhtur” demiştir.

Ana dili ne olursa olsun bütün Müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ’ya dua ve niyaz etmektedirler.


ORJINALINE GIDEBILMEK ICIN BASINIZ

Arapça diğer dillerden üstün kılınmıştır

Tarihe bakıldığında her dil doğduktan sonra gelişmiş, zamanla dönüşüme uğramıştır. Bir kısım diller ise zaman içerisinde kaybolup gitmişlerdir. İşte, Arapçayı diğer dillerden farklı kılan belki de en önemli özellik; “tekâmül süreci” olmamasıdır. Arapça, ilâve ya da eksiltmeye müsâit bir yapısı olmayarak, sâbit ve mükemmel kurallarıyla baştan sona hudutları belli, gelişmeye ihtiyacı olmayan dünyadaki tek dildir. Bu suretle de İlâhî tebliğin vâsıtası olmaya en lâyık lisan olmuştur. Arapçanın vasfı; “Lisan-ı nahvî”dir. Yani Arapça gramer kuralları bakımından hiçbir dille mukâyese edilemez. Mânâda hiçbir kayıp olmadan en kısa bir şekilde anlatım sâdece Arapçaya hastır. Belâgat, edebiyat ve fesahat bakımından da dünya dilleri içinde en gelişmiş dildir. Bu sebeple Arapçadaki ifadeleri hiçbir dil tam anlamıyla karşılayamamaktadır. Kelime açısından en zengin dil, yine Arapçadır. Her eylem için farklı bir kelimesi vardır. Bir kökten farklı birçok kelime türetilmektedir. Ayrıca Arapçada kelimelerin anlamı ile sesleri arasında uyum bulunmaktadır. Mesela; “zelzele” denildiğinde anlamdaki “sarsıntı” sanki dilde de hissedilmektedir. Bu sebeple ruhun, kalbin, aklın tercümanlığını yapabilen en mükemmel dil Arapça olduğu gibi akla, ruha, kalbe ve insanın tüm latifelerine İlahî hakîkatleri hissettirebilecek tek dil yine Arapçadır. Allah dileseydi başka bir lisana aynı husûsiyetleri vererek bu vazifeyi gördürebilirdi. Fakat hikmet-i İlahiye Lisan-ı Arabîyi iktiza etmiştir.

Müslümanlar’ın ibadet dili ve ortak dili Arapçadır


“Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevap verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum.” (Tirmizi)


Namazda ya da başka bir ibâdette -Arapça bilinsin ya da bilinmesin- Kur’ân’ın nâzil olduğu dilin dışında Kur’ân okumak câiz değildir. Peygamber Efendimiz (asm) hadisinde; Kur’ân bizzat Arapçasından okunmak şartıyla ibâdet sevabı kazandıracağını bildirmektedir. Kur’ân; lafızları ve harfleri, ibâdet olan tek İlahî kitaptır. Diğer semavî kitaplar ise sâdece içindeki İlahî hükümler öğrenilmesi için okunur. Kur’ân, her harfiyle Müslümanlara binler sevap kazandırır.

Bedîzüzzaman Hazretleri de; “Şeriattendir ki; Kur’ân kelimatı ve harfleri Kur’ândan olmak cihetiyle her birinin on sevabından tut tâ binler sevaba kadar uhrevî meyveler verir. Gafletle okunsa dahi sevab verir” diyerek Kur’ân’ın lafız ve harfleriyle Kur’ân olduğunu ifade etmiştir.

Ayrıca burada ifade etmemiz gereken önemli bir husus daha var ki; Müslümanların ibâdet dilinin Arapça olması birlik ve beraberlik dini olan İslam’ın bir gereğidir. Bunun en açık örneği Mescid-i Haram’da görülür. Her dilden Müslüman bir arada olduğu ve birbirlerinin konuşmalarını anlamadıkları halde Allah’ın seçtiği tek bir dille yapılan bir çağrı ile ittifak ederler ve uyum içinde namaz kılarlar. Müslümanların en önemli birlik sebeplerinden biri aynı dille ibâdet ediyor olmalarıdır. Bunlarla beraber Müslüman için Kur’ân’ın mânâsının anlaşılması elbette elzemdir. Fakat ibâdette esas olan aklın mekanik olarak Kur’ân’ın kelime mânâlarını anlaması değil, Kur’ân’ın maksadının anlaşılması ve kulun şuur ile Yaratıcısına yönelmesidir. Diyanet-Sen Muş Şube Başkanı Feyat Asya Müslümanların ortak dilinin Arapça olduğunu ve kimsenin bu değerleri değiştirmeye hakkının olmadığını belirtip açıklamasında şu ifadelere yer vermiştir: “Bu durum Peygamber Efendimiz döneminde başlamış, sahabe dönemi ile devam etmiş ve bugüne kadar da ibadet dili Arapça olarak kabul görmüştür. Değişik zamanlarda farklı girişimlerde bulunulmuş ise de hiçbir zaman farklı bir dille ibadet yapılmamıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması sebebi ile ibadetlerimizi Arapça yapmaktayız. Başka dilde ezan ve ibadet hiçbir zaman kabul görmeyecektir. Ne Türkçe, ne Kürtçe ne de başka bir dilde ibadet yapmaya yeltenilmesi sağlıklı bir niyet değildir. Bizim ibadet dilimiz Arapça’dır Arapça hak dili ve hatta cennet dilidir.”

Sema ehlinin dili Arapçadır

 “Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabça bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.” (Şuara, 193–195)


İmam Kurtubî tefsirinde: “Âyette geçen “Arapça” kelimesi onu Arap dili ile indirdik demektir. Çünkü sema ehlinin dili Arapçadır” demiştir.


İmam Süyûtî ise İtkan’da; “Bütün semavî kitaplar Arapça olarak indirilmiştir. Her vahiy Arap diliyle gelmiş her peygamber bunu kendi diline çevirerek ümmetine tebliğ etmiştir”, der.


Ömer Nasûhî Bilmen ise mezkûr Âyet-i Kerime hakkında şöyle der:
Öyle bir lisan ki mânâsı âşikâr, anlamı açıktır. Nitekim Hûd, Sâlih, Şuayb, İsmail Aleyhimüsselam da ümmetlerini bu pek geniş, fasih -anlam ve hakîkatleri akıcı ve ahenkli- bir uslûbla ifade eden lisan ile Hak Dine davet etmişler, muhâlefet edenleri korkutmuşlardır. 


ORJINALINE GIDEBILMEK ICIN BASINIZ

EZANI MUHAMMEDİYENİN TÜRKÇESİ?

“Tanrı uludur (4) Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak (2) Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed (2) Haydin namaza (2) Haydin felaha (2) Tanrı uludur (2) Tanrı’dan başka yoktur tapacak (1)”

Benim kaleme almaktan sizin okumaktan dahi imtina ettiğiniz bu bedbaht nakaratlar, 1932 İstanbul Fatih Camii’nde başlayıp 1950’ye kadar tüm Anadolu minarelerinden zorla okutulacaktı. Heyhat! Kim derdi ki Sahabe RadiyAllahu Anhum ve dahi şühedanın kanlarıyla sulanan fetih yurdu Anadolu, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müezzini Bilali Habeşi RadiyAllahu Anh’ın ezanına hasret kalacak.

Heyhat ki heyhat! Asırlar boyu günde beş kez Anadolu minarelerini çınlatan ezanı Muhammediye yerine, adına “Türkçe ezan” denilen notalı makamlı şarkı türkü okutulacaktı. Mamafih bizzat Atatürk’ün talimatıyla İstanbul Dolmabahçe Sarayında bir grup seçilmiş hafız harıl harıl Türkçe ezanı talim ediyordu. Çünkü dönemin cumhurbaşkanı Atatürk şöyle diyordu: “Beyler, kendi dilinden bir dine sahip olmayan toplum, dininin ona neler emrettiğini nasıl anlayacak? Siz hoca efendiler, Arapça Kuran, Arapça ezan ve Arapça hutbe okuyorsunuz. İyi güzel de karşınızdaki halk sizi anlıyor mu? Siz onların dilinden konuşmuyorsunuz ki. Bu nedenle, derhal ezanımız da, hutbemiz de Türk diline uygun çevrilecektir. En kısa zamanda da bütün camilerde Türkçe ezan ve Türkçe hutbe okunacaktır.”

Bu büyük cürüm bir Osmanlı bakiyesi olarak dua ve tekbirlerle Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, gerçek yüzünün sadece bir başka tecellisiydi. Zira yaşayan cumhuriyet tarihimiz o dönem Türkleştirme politikalarıyla gizli ve açıktan İslam’ın temel değerlerine amansız bir savaş açıyordu. Türk milliyetçiliğinin ilk kıvılcımı 1789 Fransız ihtilali ile Avrupa’da çakılırken, bu gelişmeler karşısında Osmanlı izlediği gayri İslami politikalarla adeta alev topuna dönüşüyordu. Avrupa’da birçok ulus devletin doğmasına sebep olan milliyetçi akım, 72 milletten kurulu Osmanlıyı da temelinden sarsıyordu. Bu sarsıntı ile Osmanlı önce jön Türkler, Tanzimat, Kanuni Esasi ile meşrutiyetin ardından cumhuriyet ile tanışacaktı. Böylece Müslümanlar 20. asra geldiğinde tek devletleri Osmanlı Hilafeti yerine, bugünkü milli devletleri boy gösterecekti. Sözde Osmanlının itibarını kurtarmak için ittihatçılar eliyle I. Dünya Savaşı’na giren üç kıtaya hakim Hilafet Devleti, savaşın sonunda Anadolu’ya hapsoluyordu. Maalesef bu tecritle Müslümanlar Anadolu’da esen Türkçülük rüzgârlarını artık daha sert ve daha boğucu hissedecekti.

Hassaten cumhuriyet dönemiyle başlayan bu ısrarlı millileştirme hevesinden ezani Muhammedi de nasibini alacak ve Türkçeleşecekti. Dinde reform kronolojisi tarihler 22 Ocak 1932’yi gösterdiğinde ilk Türkçe Kuran-ı Kerim tercümesi İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okunuyordu. 30 Ocak 1932 tarihinde ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu. Buna mukabil 4 Şubat 1933’ten itibaren Anadolu’nun her köşesindeki müftülüklere Türkçe ezan metni gönderildi ve yeni ezana karşı çıkanların şiddetli bir biçimde cezalandırılacakları bir tamimle bildirildi. Oysa Arapça ezana yasak getiren aynı TBMM milli mücadele yıllarında halkı toparlayıp motive eden, Mehmet Akif’in dizelerine yansıyan şu iman ruhunu ne de çabuk unutmuştu!

Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli

Bu ezanlar ki, şahadetleri dinin temeli

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O iman ruhu artık unutulmalıydı çünkü dikta edilen dinde reform hareketinin ana temeli Batılı ve modern yeni bir hayat oluşturma projesiydi. Bu proje doğası gereği çağ dışı kalan İslam’dan gelenek ve görenekten uzak, bilim ve akıl üzerine bina edilecek yeni bir toplumun inşası anlamını taşıyordu. Dolaysıyla geri dönüşü olmayan bu yolda mevcut anlayışından uzaklaşılacak geçmişin dini sembolleri, kurumları lağvedilerek yerine modern değerler inşa edilecekti. Lakin bu yeni uygulamalar Müslüman halkın şiddetli tepkilerine yol açıyordu. Artan bu tepkilere karşın 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun kanunuyla kurulan İstiklal Mahkemeleri muhalif sesleri kesecekti. Anadolu’da yaşanan o hüzün yılları için İtalyan düşünür Marzi: “Gelenekleri olmayan bir geleceği karşılamak için geçmişinden kopartılan Türk ulusçuluğu” ifadesini kullanacaktı.

O dönem dinde reform ideologlarından Hamdullah Suphi (Tanrıöver): “Milliyetlerin doğmasında son derece yardımı dokunmuş bir hareket vardır ki, buna dini ıslahat adını verirler. Çünkü kaniim o ki; biz de dönüp dolaşıp bu reformasyon hareketini tetkik etmeye ve ondan çıkabilecek derslerden istifade etmeye muhtaç olacağız, hatta mecbur olacağız. Bu hareket içinde bizi en fazla alakadar eden cihet, anadilinin mabede girmesidir” diyerek dinde reformu savunacaktı. Dinin millileşmesinde Ziya Gökalp’in 1918’de yazdığı şiir reformcuların ilham kaynağı olacaktı.

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur.

Köylü anlar manasını namazdaki duanın.

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur.

Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın.

Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Dinde reform hakkındaki en hararetli tartışmalarsa 1923’te Lozan görüşmeleri sırasında mecliste yaşanıyordu. Tevfik Rüştü Bey, (Teşkilat-ı Esasiye) “Anayasada dinimiz apaçık yazılmalıdır.” diyordu. Bunun üzerine Kazım Karabekir paşa: “Anayasa’da dinimizin İslam olduğu zaten yazılıdır, siz anayasaya hangi dini yazdıracaksınız Hristiyanlığı mı?” diye soruyordu. Bu soru üzerine Mahmut Esat (Bozkurt): “Evet Hristiyanlığı, çünkü İslamlık terakkiye (ilerlemeye) manidir. Bu dinle yürünmez ve bize de kimse ehemmiyet vermez.” Tartışmalara Fethi Okyar’da katılarak: “Evet Karabekir! Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça bu halde kalmaya mahkûmdurlar. Bunun için İslam kalamayacağız.” diyecekti. Bu cihetle Anadolu’da halk 29 Ekim 1923’te cumhuriyetle birlikte yeni kurulan Türkiye’nin dinini sorguluyordu. Bu soru 17 Ocak 1923 tarihlerinde, gazeteciler tarafından Düzce’ye gelen cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e de sorulacaktı. Atatürk bu soruya: “Vardır efendim devletin dini İslam’dır” diyerek cevap verecekti. (söylev ve demeçler 1919-1937) Lakin bu konuşmadan bir yıl sonra 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılarak yerine anayasasında dini İslam ibaresi olan laik Türkiye Cumhuriyeti kurulacaktı. Hilafetin kaldırılmasıyla daha uygun bir zemin bulan dönemin seküler Müslümanları Kuran’dan bazı ayetleri çıkarmak, camilere ayakkabıyla girmek, kiliselerde olduğu gibi camilere sıra yerleştirip müzik eşliğinde ibadet gibi daha birçok öneriyi meclise sunacaklardı.

Yakın tarihimizde derin izler bırakarak telafisi mümkün olmayan acıların yaşanmasına sebep olan, dinde reform hareketleri 1950’lerde aniden yön değiştirip rafa kalkıyordu. O günden sonra sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi din özgür bırakılıyor, ezan tekrar Arapça okunuyordu. Haklı bir sevinçle ezanı Muhammediyye’ye kavuşan Anadolu Müslümanları adeta bayram ediyordu. Oysa bu uğurda çekilen çileler ne unutulmuş, ne de geçmişin hesabı sorulmuştu. Sonuçta dinde reform hareketleri sorgulanamadan birçok muammayla beraber tarihin derinliklerine gömülüp gitmişti. Lakin son derece mühim bu mesele günümüz Müslümanlarının sorgulaması gereken birçok yönü vardır. Örneğin ilk Türkçe ezan tesadüf eseri mi bir mübarek Ramazan günü İstanbul Fatih Camii’nden okutulmuştu? Daha sonra ne değişmişti ki Arapça ezan serbest bırakılmıştı? Hiç şüphesiz bu suallerin ibretlik birer cevabı vardır. Lakin İngiliz büyükelçi Ronald Lindsay o gün gazetelere verdiği demeçte: “Laik Türkiye’nin Müslümanları artık İngiliz imparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkmıştır” sözü sanırım Batı’nın Türkiye’de uygulanan dinde reformla ilişkisini ifşa etmeye yetecektir.

“Allah’ım bizi Hakkı Hak bilip Hakk’a tâbi olan, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan uzak duran kullarından eyle”

 وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Hakkı bâtılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara Suresi 42)

Author;

AuthorCaliphate Defence Force
TiktokCaliphate Defence Force
InstagramCaliphate Defence Force
TwitterTalha Ibn Yusuf
UpscrolledCaliphate Defence Force
YoutubeIftira Tarih Utansin
ScribdCaliphate Defence Force

Bir Cevap Yazın