بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Hanefî ve Hanbelî mezheblerine göre ezanın başka bir dilde okunmasının caiz olmadığı kanaatindedirler. Şafiî fakihleri ise, Arapça bilmeyen yabancıların, ezanı orijinal şekliyle okuyabilen birini bulamadıkları takdirde kendi dillerinde okumalarına cevaz vermişlerdir. Fakat bu da, ebedî değil, geçici yani orijinalini öğreninceye kadar verilmiş bir cevazdır. Kahir ekseriyet, ezanın Arapça’dan başka bir dilde okunamayacağı kanaatindedir. Onun içindir ki ezan, on dört asır içerisinde dilleri birbirinden farklı bütün İslâm ülkelerinde, Arapça’dan başka bir dille okunmamıştır.
Bize göre de ezan Arapça’dan başka bir dille okunamaz, okunan şey de ezan olmaz. Bunun nedenlerini madde madde şöyle sıralayabiliriz:
***
1- Ezanın sözleri Arapça’dır. Ama Arap’ın sözleri değildir. Onun nazmı ve lafzı yani dizilişi ve sözleri ashaptan Abdullah b. Zeyd’e, Hz. Ömer’e ve daha pek çok sahabeye (r. anhüm) Allah tarafından ilham edilmiş; Hz. Peygamberin onay ve tasdikleriyle kesinleşmiş, 1400 küsur senedir dilleri farklı bütün İslâm ülkelerinde değişmeden, tartışılmadan “EZAN-I MUHAMMEDΔ olarak okunagelmiştir.
***
2- “Ezan-ı Muhammedî” olarak adlandırılmasında da ayrıca bir güzellik vardır. Arap kalkıp “Ezan-ı Arabî” yani Arap Ezanı demesin, Pakistanlı kalkıp “Ezan-ı Pakistanî” yani Pakistan Ezanı demesin, Müslüman Türk kalkıp “Ezan-ı Türkî” yani Türk Ezanı demesin ve herkes kendisine göre bir ezan çıkarmasın diye bütün Müslümanların peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v)Efendimize isnaden “EZAN-I MUHAMMEDΔ denilmiştir.
***
3- Düşman istilasında kalan Müslüman topraklarında ilk yapılan şey ezanı men etmek olur. Çünkü ezan bir paroladır, Müslümanların hürriyet ve birlik alâmetidir. İşte bu sebeptendir ki, “Ezan okuma, İslâm dünyasında fetih ve zaferlerin vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Nitekim Mekke’nin fethinden beri ele geçirilen her beldede yapılan ilk uygulamalardan biri, fetih müjdesini her tarafa duyurmak için yüksek bir yerde ezan okumak olmuştur. Bâkî’nin meşhur Kânûnî Sultan Süleyman mersiyesindeki:
“Aldın hezar bütgedeyi mescid eyledin? Nakûs yerlerinde okuttun ezanları.”
beyti bu uygulamanın divan şiirine aksetmiş bir ifadesidir. Anlamı şudur:
Aldın binlerce puthaneyi mescid yaptın Çan çalınan yerde okuttun ezanları.”
***
4- Ezanın görevini yapsın diye önceden çok teklifler geldi. Çan çalınsın, boru öttürülsün, ateş yakılsın denildi; ama bunların hiçbiri hüsn-ü kabul görmedi. Çünkü bunların hepsi beşerî idi. İnsanların düşüncesinin ürünüydü. Aynı zamanda bir yanlışı çağrıştırıyordu.
5- Halbuki ezan, beşerin ürünü değildi. Buradan da anlaşılıyor ki ezan ilâhî bir tercihtir, ilâhî bir davettir, ilâhî bir tebliğdir, ilâhî bir mesajdır. Mesajını insanlığa duyurmak isteyen Allah, herhalde bunu, dillerden birini seçerek yapacaktı. Nitekim öyle yapmış, dillerden Arapça’yı seçmiş, ezanı da Arapça ilham eylemiştir. O, Fail-i Muhtar’dır, dilediğini yapmakta serbesttir. Kimsenin O’na ‘Neden Arapça’yı seçtin?’ demeye hakkı yoktur.
6- İslâm şeairindeki ilâhî ve nebevî kelimeler canlı ve sevaplı bir kabuk ve bir deri gibidir. Bir hayvanın derisi veya bir meyvenin kabuğu soyulsa, az bir zaman sonra o zarif et ve o güzel meyve siyahlanır, kokar. İşte gerek ibadette ve gerekse ezanda olsun şeair-i İslâmiyedeki Arapça ifadeler canlı ve sevaplı bir deri ve bir kabuk gibidir. Onlar soyulursa, geçici olarak manaları bir derece görünür; fakat o mübarek manaların ruhları uçar, geriye dumanı kalır. Ümmî bir adam yani Kur’an’ın manasını bilmeyen biri, Kur’an’dan yarım sayfa okusa Kur’an okumuş sayılır. Kur’an’ın manasını bilen bir alim Kur’an’ın mealinden on sayfa dahi okusa Kur’an okumuş sayılmaz. Çünkü Kur’an denildi mi onun lafzı ve nazmı akla gelir. Lafız ve nazım ortadan kalkarsa Kur’an diye bir şey kalmaz. Geriye kalan meal ve tercümedir. Kur’an’ın meal ve tercümesi Kur’an değildir ki onunla ibadet yapılabilsin. Aynen bunun gibi ezanın Arapça sözleri de ilâhîdir. Türkçeleştirilse ve Arapça ezanın yerine Türkçe’si okunsa, o, ezan sayılmaz. Okuyan, sadece ezanın Türkçe’sini okumuş olur. Türkçe ezan da, orijinal ezanın kazandırdığını kazandırmaz. Parola ve şeair olmaz.
7- İslâmiyet’in meselelerinden bir kısmı “Taabbüdî”dir. Yani Allah ve Peygamber ne koymuşlar, nasıl istemişlerse öyle yapılır. Yüz bin hikmet ve maslahat onları değiştiremez. Mesela biri, “Ezanın hikmeti Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” derse yanlış söylemiş olur. Çünkü ezanın sadece bir hikmeti yoktur. O pek çok hikmetlerden sadece bir hikmet olabilir. Ezanın en önemli hikmetlerinden biri, insanlık adına, o şehir ahalisi adına, kâinatın yaratılışının en büyük neticesi ve insanoğlunun yaratılışının en büyük gayesi olan tevhidi ilân etmek, yani Allah’ın birliğini kabullenip Rab oluşunu haykırmaktır.
8- İki çeşit hak vardır. Biri şahsî, özel hak, diğeri umûmî, genel haktır. Genel haklara “Hukukullah” Allah’ın hakları da denilir. Bunların bir adı da “Şeair-i İslâmiye” yani “İslâmî semboller”dir. Bu haklara bütün Müslümanlar ortaktır. İşte o şeairden biri Ezan-ı Muhammedî’dir. Bütün Müslümanların rızası olmadan onlara ilişmek, herkesin hukukuna ve Allah’ın haklarına tecavüz sayılır. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, hiçbir Müslüman ve hiçbir İslâm ülkesi ezanı orijinalinden başka bir dille okumak ve dinlemek istememiş, okuyanlardan ve okutanlardan da asla razı olmamıştır.
9- Ezanın kelimeleri vecizdir, mu’cizdir, ilâhîdir. Mesela son cümlesini ele alalım. La ilahe illallah’ın her bir kelimesinde bir La ilahe illallah vardır. Yani manası vardır. La ilahe illallah, Allah’tan başka tanrı yok demektir. “La ilahe”yi kaldırın “illallah” deyin, yine yalnız Allah var demektir. “İlla”yı kaldırın “Allah” deyin, yine kâinatın mutlak hâkimi akla gelir. “Allah” lafza-i celalinin başından elifi kaldırın, “Lillah” yine her şey Allah içindir anlamına gelir. “Lillah”taki birinci lamı kaldırın “lehu” kalır. Yine her şey Allah’ındır anlamına gelir. “Lehu”daki lamı kaldırın, geriye “Hû” kalır. Her şey “O” deyip inlemekte, O’nu göstermekte, Allah’ın varlığını ve birliğini ilân etmektedir, anlamına gelir.
10- Şimdi bir de gelin Allah lafza-i celalinin yerine konulan “TANRI” kelimesini düşünelim. Başından T’yi kaldırın geriye ne kalıyor? ANRI. Ne anlama geliyor? Hiç. A harfini kaldırın ve bakın, geriye hiçbir şey kalmadığını göreceksiniz. Öyleyse gelin bu taşları yerinden oynatmayalım. Çünkü bu taşları Allah dizmiştir. Bu taşları yerinden oynatanın başına ağır taşlar düşer, bir daha iki yakası bir araya gelmez; ne dünyada ne de ahirette.
11- “Tanrı uludur” demekten hiç zevk almıyorum. Sanki Allah’ın büyüklüğü Türkiye hudutlarıyla sınırlandırılmış gibi geliyor bana. Halbuki benim inandığım Allah’ın büyüklüğü sınırsız. Bunu da ancak “Allahuekber” sözü ifade etmektedir. Yusuf İslâm da işte bunun için ezanı orijinal diliyle okumaktadır. Biz dine uyarsak din, din olur. Dini kendimize uydurursak din, din olmaktan çıkar. O da bizim gibi perişan olur.
12- Müslüman, ırkçılık davası güdemeyeceği gibi, dil ırkçılığına da tenezzül etmemelidir. Hikmet ve ilim hangi dille bizim elimize tutuşturulursa onu alırız. İlmin ve hikmetin Müslümanı, gayrimüslimi olmaz. İlim ve hikmet nerde olursa olsun hep Müslüman’dır. Yüce Allah mesajını Hz. Muhammed’in (s.a.v) Efendimizin eliyle, elektriği de Edison’un eliyle insanlığa ulaştırmıştır. Peygamberin eliyle gelen de, Edison’un eliyle gelen de nimettir, hikmettir, hikmet mü’minin malıdır, bulduğu yerde almalıdır.
13- Bendenizin Tanrı kelimesine takılmamın sebebi, bu kelimenin Allah lafza-i celalinin yerine konulmasından ve onun bir tercümesi olarak gösterilmiş olmasındandır. Yoksa Tanrı diyen der, ona biz karışmayız. Ama “Allah” lafza-i celalinin yerine konulmasına da razı olamayız.
TERCÜME EDİLEMEYEN LAFIZ
14- Şunu da unutmayalım: Bunca çabalamalara rağmen Tanrı kelimesi bir türlü milletin ağzına oturmamış, Allah lafza-i celali de bu milletin ağzından düşmemiştir. Mesela hemen hemen herkes her kızdıkça ve sıkıştıkça, ‘Allah Allah, Allah Allah’ der durur; ‘Tanrım Tanrım, Tanrım Tanrım’ demez. Depreme tutulan eğlence âlemindekiler bile ‘Allah Allah’ diyerek kaçıyor. Tanrı tanrı diyerek değil. Allah inancı ve sevdası -günahkâr da olsak- bu milletin ruhuna işlemiştir. Bırakın “Tanrı” kelimesini Yüce Allah’ın isimlerinden birini lafza-i celalin yerine koysanız, yine lafza-i celalin yerini dolduramaz. Mesela sen, Allah’ı “Rahman” ismiyle çağırsan, onu rahmetle yâd etmiş olursun, Kahhar ismiyle anmış olmazsın. “Alim” ismiyle çağırsan ilim sıfatıyla vasfetmiş olursun, kudretle vasfetmiş olmazsın. Ama sen Allah’ı “Ya Allah” diyerek Allah ismiyle çağırırsan bütün sıfatlarıyla onu vasfetmiş, zikretmiş ve yâd etmiş olursun. Çünkü Allah ancak bütün sıfatlarıyla Allah olabilir. Allah lafza-i celali için var olan bu özellik, diğer isimler için geçerli değildir. Kelime-i Şehadet öyle bir kelimedir ki, o kelime ile kâfir küfürden İslâm’a geçer. Kâfir “Şehadet ederim ki Rahman’dan yahut Rahîm’den yahut Melik’ten yahut Kuddüs’ten başka ilah yoktur.” dese küfürden çıkamaz, İslâm’a da giremez. Fakat ne zaman ki “Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur.” dese işte o zaman küfürden kurtulur, İslâm’a girer. Halbuki Rahman, Rahîm, Melik, Kuddüs isimleri de Allah’ın isimleridir. Ama kuşatıcı isimleri değildir. Her bir isim kendi manasını ifade eder ama, “Allah” lafza-i celali bütün isimlerin manasını içerir. Kuddüs’de “Allah” lafzasının manası yoktur. Ama “Allah” lafzasında Kuddûs ismi, Rahman ismi, Kahhar ismi ve bütün isimler vardır. Onun içindir ki Allah lafza-i celalinden başka bütün isimler kullara da verilebilmektedir. Ama hiç kimseye Allah ismi verilmemiştir ve verilemez.
15- Bugün okunan ezanlar o kadar lâhûtî ve derûnîdir ki, hele bir de güzel okuyanların sesinden dinlendiğinde o kadar tatlı olmaktadır ki, o ezanlar, insanları kendilerinden almakta, cennetlere götürmekte ve şairlere ilham kaynağı olmaktadır. İşte İstiklal Marşı şairi bir dörtlüğünde ezana şöyle vurgu yapar:
Ruhumun senden İlâhî şudur ancak emeli, Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli, Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli, Ve işte Yahya Kemal.
O da Akif’in temennilerine şu mısralarıyla katılır:
Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi, Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi, Galib et, ezanlarla yükselsin müebbed namın, Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın…
16- Birisi kalkıp “İyi de ben bu mesajı anlamıyorum.” dese, bu geçerli ve masum bir çıkış olmaz.
-Neden?
-Çünkü dünyevî istikbalini garanti etmek için çok şey öğrenen, hatta bazen de günde 50 yabancı kelime ezberleyen insanların 15 kelimelik ezanı öğrenmemeleri, 15 günde öğrenilecek Kur’an’ın 15 günde ezberlenebilecek kısa surelerini bir hayat boyu ezberlememeleri ve ibadet hayatına uygulamamaları, eğer zekânın azlığından veya totaliter baskılardan kaynaklanmıyorsa, işin içinde bir kasıt ve bir art niyet var demektir. Hiçbir Müslümanın ezana karşı, Kur’an surelerini orijinaliyle ezberlemeye karşı, art niyetli olacağını düşünemiyorum ve bunun da o kadar zor bir iş olmadığına inanıyorum.
17- Millet Meclisinde bir yemin töreni yapılır. Oraya mahsus yeminin bir metni vardır. O metni biri değiştirmeye kalksa yemini geçerli olmamakta, hatta ağır ithama maruz kalmaktadır. Görülüyor ki beşer beşerin koyduğunu değiştiremiyor. Değiştirse kıyametler kopuyor. Peki şu insanoğlu Allah’ın koyduğunu ve Hz. Peygamberin uyguladığını, ümmetin baş tacı edip kabul ettiğini değiştirmeye nasıl cesaret edebiliyor? 1400 senelik bu güzelliği değiştirmeye nasıl yeltenebiliyor?
18- Ezanın aslına ve orijinaline karşı çıkanlar gayrimüslim olsaydılar, hiç yadırgamazdım. Ama Müslüman olduğunu söyleyenlerin ezanın aslına karşı çıkmalarını havsalam almıyor. Cat Steven Müslüman oldu. Hz. Peygamberin hem dinine, hem de diline teslim oldu. ‘Neden ezan İngilizce değil de Arapça, neden Kur’an Arapça, neden peygamber Araplardan?’ diyerek hâşâ Allah’ı yargılamaya kalkmadı. Allah’ı sorgulamak ve yargılamak gibi bir yanlışa, bir edepsizliğe ve saygısızlığa düşmedi.
19- Yeri gelmişken şunu açık açık söyleyeyim: Dil ırkçılarının Türkçe’den kovmaya çalıştıkları şey Arapça’nın ötesinde Kur’anî kültür ve Kur’anî muhteva ise çok yazık ederler. Bizim böylelerine diyeceğimiz tek şey, “Allah hidayet nasip eylesin” olacaktır.
20- Son olarak demek isterim ki, ezanı Türkçe (veya Kürtçe)okutmaya kalkışmak hezeyandır. Cemaatle icra olunan namazda sureleri Türkçe okumak abesle iştigaldir. Ama ihmal edilmemesi gereken bir hakikat var: Kur’an’ın manasından (ve hayat tarzından)uzak kalmak ise intihardır.
ISLAM EVRENSELDIR
Kur’ân-ı Kerim Son Peygamber’i (s.a.v.),
“Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu” olarak takdim etmektedir (Ahzâb, 33/40).
İlâhî Kitaba göre O “âlemlere rahmettir” (Enbiyâ, 21/107),
“Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir” (Sebe’, 34/28).
Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu’l-enbiyâ Efendimiz (s.a.v.) vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini Araplara ve Arap Yarımadası’na mahsus (özgü) kılmamış, dîni bu dar çerçeve içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın dünyasının bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm’a çağırmıştır. Kendisi bu fânî dünyadan ayrıldıktan sonra samîmî ve sadık mensupları dünyanın dört bir yanına yayılarak İslâm’ı tebliğ etmişler, Çin’den İspanya’ya kadar büyük bir cofrafya üzerinde İslâm’ın tanınmasını, benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.
Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı göremeyen zihin miyopları gibi
“Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir yol göstericisi (rehberi) vardır” (Ra’d, 13/7)
meâlindeki âyete takılarak Peygamberimiz’in (s.a.v.) elçiliğini ve İslâm’ın kapsamını daraltmaya, Araplara özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler.
Peygamberimiz’in (s.a.v.) Kur’ân’da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir.
“Uyarıcılık” vasfının zikredildiği âyet, âhireti inkâr eden ve Peygamber’e Rabbinden, kendilerini inandıracak bir mûcizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak gönderilen âyetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği mânâ şudur: “Peygamber insanları hidâyete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek ve uyarmaktır, bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidâyet rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür irâdeleriyle o hidâyet rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış olurlar.”
Şu halde Son Peygamber’in (s.a.v.) gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir de hidâyet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm’ın ilk muhatapları olmaları itibariyle Araplar’dır, İslâm’ın evrenselliği itibariyle de mîlâdi 610 yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğuna göre hidâyete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir?
Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir:
“Hâdî Allah’tır, insanları -irâdelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola kavuşturan O’dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ’nın yol göstericiliği ve hidâyet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar vâsıtasıyle olmaktadır. O’nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ, hâdî), doğru yolun adı İslâm’dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah’ın kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler, sapanları ise uyarmışlardır.”
Hâtemu’l-enbiya da (s.a.v.) aynı hidâyetin temsilci ve tebliğcisidir (En’âm, 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir, hidâyetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır; onunla gönderilen rehber ( hâdî ve hüdâ) Kur’ân’dır, muhatabı da bir kavim değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber (s.a.v.) den sonra ulusal veya evrensel bir peygamber daha gelmeyecektir; hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, “öncekilerin getirdikileri dinlerin özünü tasdik ve teyit eden” Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).
Evrensel İslâm’ın Mensupları
Evrensel bir din olan İslâm’ın mensuplarına Arapça’da “müslim” denir, bu kelime Türkçemize “Müslüman” olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı “İslâm Ümmeti”tir. İslâm ümmetini (Müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere, belliklere “şi’âr”, çoğulu: “şe’âir” denir.
Müslümanları birbirine bağlayan ve gruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî… bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm’a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ “dindaşlık bağıdır”, Müslüman kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur’ân’a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar “kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah’ın ipine sarılmadır”.
Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme, ne Türk’e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün Müslüman kavimlerin ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları “Müslümanlar medeniyeti” veya “İslâm Medeniyetidir”.
İslâm’ın Şiarları
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, Müslüman kavimlerden, uluslardan, gruplardan birine veya birkaçına değil, bütün Müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır; semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, grupta, kurumda, yerleşim bölgesinde…
İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimsenin, o şeyin ve orasının Müslüman olduğu, İslâm’a ait bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemâatle namaz, cum’a namazı, câmî, minare, Kur’ân, Hac ibâdeti, Peygamber (s.a.v.)’in sünneti.
Şiarların Korunması
Kur’ân-ı Kerim’de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara, 2/158; Mâide, 5/2; Hac, 22/32,36). Fıkıh ve Siyaset-i şer’iyye kitaplarında, ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), içlerinde Müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir bölgeye (dâru’l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların Müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6). Bu tarihi vâkıa da meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, gruba) mahsus olmadığı, bütün Müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir grubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.
Şiar olarak ezan-ı Muhammedî
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettikten sonra Müslümanlar rahatlık içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine Müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi boru çalma, Hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin (s.a.v.) içine sinmedi.
Sahâbe’den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat “Sana bundan daha hayırlı bir yol göstereyim” dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz ezanı Abdullah’a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Resûlullah’a (s.a.v.) koştu, gördüklerini anlattı, O da “Bu gördüğün Allah’ın izniyle hak olan bir rüyadır” buyurdu, sesi daha gür olduğu için Bilâl’e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal’e öğretti, Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer, bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü’levtâr, II,37 vd.Tirmizî’den naklen). Peygamberimizin (s.a.v.) müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl’e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm’dan önce Arapların bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm’dan sonra bulunup uygulanmıştır, kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir (ilham edilmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da benimsenmiştir).
İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm aleminde “aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde” okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün Müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır.
Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, sünnete aykırı “ulusal ezan” olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak câiz değildir.
Bazı fıkıh kitaplarında bulunan “Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur” cümlesi “başka dilde ezan okumanın câiz ve sünnete uygun olduğunu” ifade etmez, “böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez” mânâsına gelir. Ebû Hanîfe’nin de, “Kur’ân’ı namazda -dili yatmayanların- başka dilden okumaları câiz olsa bile sünnete aykırı olduğu için mekruhtur” demiştir.
Ana dili ne olursa olsun bütün Müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ’ya dua ve niyaz etmektedirler.
Arapça diğer dillerden üstün kılınmıştır
Tarihe bakıldığında her dil doğduktan sonra gelişmiş, zamanla dönüşüme uğramıştır. Bir kısım diller ise zaman içerisinde kaybolup gitmişlerdir. İşte, Arapçayı diğer dillerden farklı kılan belki de en önemli özellik; “tekâmül süreci” olmamasıdır. Arapça, ilâve ya da eksiltmeye müsâit bir yapısı olmayarak, sâbit ve mükemmel kurallarıyla baştan sona hudutları belli, gelişmeye ihtiyacı olmayan dünyadaki tek dildir. Bu suretle de İlâhî tebliğin vâsıtası olmaya en lâyık lisan olmuştur. Arapçanın vasfı; “Lisan-ı nahvî”dir. Yani Arapça gramer kuralları bakımından hiçbir dille mukâyese edilemez. Mânâda hiçbir kayıp olmadan en kısa bir şekilde anlatım sâdece Arapçaya hastır. Belâgat, edebiyat ve fesahat bakımından da dünya dilleri içinde en gelişmiş dildir. Bu sebeple Arapçadaki ifadeleri hiçbir dil tam anlamıyla karşılayamamaktadır. Kelime açısından en zengin dil, yine Arapçadır. Her eylem için farklı bir kelimesi vardır. Bir kökten farklı birçok kelime türetilmektedir. Ayrıca Arapçada kelimelerin anlamı ile sesleri arasında uyum bulunmaktadır. Mesela; “zelzele” denildiğinde anlamdaki “sarsıntı” sanki dilde de hissedilmektedir. Bu sebeple ruhun, kalbin, aklın tercümanlığını yapabilen en mükemmel dil Arapça olduğu gibi akla, ruha, kalbe ve insanın tüm latifelerine İlahî hakîkatleri hissettirebilecek tek dil yine Arapçadır. Allah dileseydi başka bir lisana aynı husûsiyetleri vererek bu vazifeyi gördürebilirdi. Fakat hikmet-i İlahiye Lisan-ı Arabîyi iktiza etmiştir.
Müslümanlar’ın ibadet dili ve ortak dili Arapçadır
“Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevap verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum.” (Tirmizi)
Namazda ya da başka bir ibâdette -Arapça bilinsin ya da bilinmesin- Kur’ân’ın nâzil olduğu dilin dışında Kur’ân okumak câiz değildir. Peygamber Efendimiz (asm) hadisinde; Kur’ân bizzat Arapçasından okunmak şartıyla ibâdet sevabı kazandıracağını bildirmektedir. Kur’ân; lafızları ve harfleri, ibâdet olan tek İlahî kitaptır. Diğer semavî kitaplar ise sâdece içindeki İlahî hükümler öğrenilmesi için okunur. Kur’ân, her harfiyle Müslümanlara binler sevap kazandırır.
Bedîzüzzaman Hazretleri de; “Şeriattendir ki; Kur’ân kelimatı ve harfleri Kur’ândan olmak cihetiyle her birinin on sevabından tut tâ binler sevaba kadar uhrevî meyveler verir. Gafletle okunsa dahi sevab verir” diyerek Kur’ân’ın lafız ve harfleriyle Kur’ân olduğunu ifade etmiştir.
Ayrıca burada ifade etmemiz gereken önemli bir husus daha var ki; Müslümanların ibâdet dilinin Arapça olması birlik ve beraberlik dini olan İslam’ın bir gereğidir. Bunun en açık örneği Mescid-i Haram’da görülür. Her dilden Müslüman bir arada olduğu ve birbirlerinin konuşmalarını anlamadıkları halde Allah’ın seçtiği tek bir dille yapılan bir çağrı ile ittifak ederler ve uyum içinde namaz kılarlar. Müslümanların en önemli birlik sebeplerinden biri aynı dille ibâdet ediyor olmalarıdır. Bunlarla beraber Müslüman için Kur’ân’ın mânâsının anlaşılması elbette elzemdir. Fakat ibâdette esas olan aklın mekanik olarak Kur’ân’ın kelime mânâlarını anlaması değil, Kur’ân’ın maksadının anlaşılması ve kulun şuur ile Yaratıcısına yönelmesidir. Diyanet-Sen Muş Şube Başkanı Feyat Asya Müslümanların ortak dilinin Arapça olduğunu ve kimsenin bu değerleri değiştirmeye hakkının olmadığını belirtip açıklamasında şu ifadelere yer vermiştir: “Bu durum Peygamber Efendimiz döneminde başlamış, sahabe dönemi ile devam etmiş ve bugüne kadar da ibadet dili Arapça olarak kabul görmüştür. Değişik zamanlarda farklı girişimlerde bulunulmuş ise de hiçbir zaman farklı bir dille ibadet yapılmamıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması sebebi ile ibadetlerimizi Arapça yapmaktayız. Başka dilde ezan ve ibadet hiçbir zaman kabul görmeyecektir. Ne Türkçe, ne Kürtçe ne de başka bir dilde ibadet yapmaya yeltenilmesi sağlıklı bir niyet değildir. Bizim ibadet dilimiz Arapça’dır Arapça hak dili ve hatta cennet dilidir.”
Sema ehlinin dili Arapçadır
“Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabça bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.” (Şuara, 193–195)
İmam Kurtubî tefsirinde: “Âyette geçen “Arapça” kelimesi onu Arap dili ile indirdik demektir. Çünkü sema ehlinin dili Arapçadır” demiştir.
İmam Süyûtî ise İtkan’da; “Bütün semavî kitaplar Arapça olarak indirilmiştir. Her vahiy Arap diliyle gelmiş her peygamber bunu kendi diline çevirerek ümmetine tebliğ etmiştir”, der.
Ömer Nasûhî Bilmen ise mezkûr Âyet-i Kerime hakkında şöyle der:
Öyle bir lisan ki mânâsı âşikâr, anlamı açıktır. Nitekim Hûd, Sâlih, Şuayb, İsmail Aleyhimüsselam da ümmetlerini bu pek geniş, fasih -anlam ve hakîkatleri akıcı ve ahenkli- bir uslûbla ifade eden lisan ile Hak Dine davet etmişler, muhâlefet edenleri korkutmuşlardır.
EZANI MUHAMMEDİYENİN TÜRKÇESİ?
“Tanrı uludur (4) Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak (2) Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed (2) Haydin namaza (2) Haydin felaha (2) Tanrı uludur (2) Tanrı’dan başka yoktur tapacak (1)”
Benim kaleme almaktan sizin okumaktan dahi imtina ettiğiniz bu bedbaht nakaratlar, 1932 İstanbul Fatih Camii’nde başlayıp 1950’ye kadar tüm Anadolu minarelerinden zorla okutulacaktı. Heyhat! Kim derdi ki Sahabe RadiyAllahu Anhum ve dahi şühedanın kanlarıyla sulanan fetih yurdu Anadolu, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müezzini Bilali Habeşi RadiyAllahu Anh’ın ezanına hasret kalacak.
Heyhat ki heyhat! Asırlar boyu günde beş kez Anadolu minarelerini çınlatan ezanı Muhammediye yerine, adına “Türkçe ezan” denilen notalı makamlı şarkı türkü okutulacaktı. Mamafih bizzat Atatürk’ün talimatıyla İstanbul Dolmabahçe Sarayında bir grup seçilmiş hafız harıl harıl Türkçe ezanı talim ediyordu. Çünkü dönemin cumhurbaşkanı Atatürk şöyle diyordu: “Beyler, kendi dilinden bir dine sahip olmayan toplum, dininin ona neler emrettiğini nasıl anlayacak? Siz hoca efendiler, Arapça Kuran, Arapça ezan ve Arapça hutbe okuyorsunuz. İyi güzel de karşınızdaki halk sizi anlıyor mu? Siz onların dilinden konuşmuyorsunuz ki. Bu nedenle, derhal ezanımız da, hutbemiz de Türk diline uygun çevrilecektir. En kısa zamanda da bütün camilerde Türkçe ezan ve Türkçe hutbe okunacaktır.”
Bu büyük cürüm bir Osmanlı bakiyesi olarak dua ve tekbirlerle Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, gerçek yüzünün sadece bir başka tecellisiydi. Zira yaşayan cumhuriyet tarihimiz o dönem Türkleştirme politikalarıyla gizli ve açıktan İslam’ın temel değerlerine amansız bir savaş açıyordu. Türk milliyetçiliğinin ilk kıvılcımı 1789 Fransız ihtilali ile Avrupa’da çakılırken, bu gelişmeler karşısında Osmanlı izlediği gayri İslami politikalarla adeta alev topuna dönüşüyordu. Avrupa’da birçok ulus devletin doğmasına sebep olan milliyetçi akım, 72 milletten kurulu Osmanlıyı da temelinden sarsıyordu. Bu sarsıntı ile Osmanlı önce jön Türkler, Tanzimat, Kanuni Esasi ile meşrutiyetin ardından cumhuriyet ile tanışacaktı. Böylece Müslümanlar 20. asra geldiğinde tek devletleri Osmanlı Hilafeti yerine, bugünkü milli devletleri boy gösterecekti. Sözde Osmanlının itibarını kurtarmak için ittihatçılar eliyle I. Dünya Savaşı’na giren üç kıtaya hakim Hilafet Devleti, savaşın sonunda Anadolu’ya hapsoluyordu. Maalesef bu tecritle Müslümanlar Anadolu’da esen Türkçülük rüzgârlarını artık daha sert ve daha boğucu hissedecekti.
Hassaten cumhuriyet dönemiyle başlayan bu ısrarlı millileştirme hevesinden ezani Muhammedi de nasibini alacak ve Türkçeleşecekti. Dinde reform kronolojisi tarihler 22 Ocak 1932’yi gösterdiğinde ilk Türkçe Kuran-ı Kerim tercümesi İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okunuyordu. 30 Ocak 1932 tarihinde ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu. Buna mukabil 4 Şubat 1933’ten itibaren Anadolu’nun her köşesindeki müftülüklere Türkçe ezan metni gönderildi ve yeni ezana karşı çıkanların şiddetli bir biçimde cezalandırılacakları bir tamimle bildirildi. Oysa Arapça ezana yasak getiren aynı TBMM milli mücadele yıllarında halkı toparlayıp motive eden, Mehmet Akif’in dizelerine yansıyan şu iman ruhunu ne de çabuk unutmuştu!
Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli
Bu ezanlar ki, şahadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O iman ruhu artık unutulmalıydı çünkü dikta edilen dinde reform hareketinin ana temeli Batılı ve modern yeni bir hayat oluşturma projesiydi. Bu proje doğası gereği çağ dışı kalan İslam’dan gelenek ve görenekten uzak, bilim ve akıl üzerine bina edilecek yeni bir toplumun inşası anlamını taşıyordu. Dolaysıyla geri dönüşü olmayan bu yolda mevcut anlayışından uzaklaşılacak geçmişin dini sembolleri, kurumları lağvedilerek yerine modern değerler inşa edilecekti. Lakin bu yeni uygulamalar Müslüman halkın şiddetli tepkilerine yol açıyordu. Artan bu tepkilere karşın 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun kanunuyla kurulan İstiklal Mahkemeleri muhalif sesleri kesecekti. Anadolu’da yaşanan o hüzün yılları için İtalyan düşünür Marzi: “Gelenekleri olmayan bir geleceği karşılamak için geçmişinden kopartılan Türk ulusçuluğu” ifadesini kullanacaktı.
O dönem dinde reform ideologlarından Hamdullah Suphi (Tanrıöver): “Milliyetlerin doğmasında son derece yardımı dokunmuş bir hareket vardır ki, buna dini ıslahat adını verirler. Çünkü kaniim o ki; biz de dönüp dolaşıp bu reformasyon hareketini tetkik etmeye ve ondan çıkabilecek derslerden istifade etmeye muhtaç olacağız, hatta mecbur olacağız. Bu hareket içinde bizi en fazla alakadar eden cihet, anadilinin mabede girmesidir” diyerek dinde reformu savunacaktı. Dinin millileşmesinde Ziya Gökalp’in 1918’de yazdığı şiir reformcuların ilham kaynağı olacaktı.
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın.
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın.
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
Dinde reform hakkındaki en hararetli tartışmalarsa 1923’te Lozan görüşmeleri sırasında mecliste yaşanıyordu. Tevfik Rüştü Bey, (Teşkilat-ı Esasiye) “Anayasada dinimiz apaçık yazılmalıdır.” diyordu. Bunun üzerine Kazım Karabekir paşa: “Anayasa’da dinimizin İslam olduğu zaten yazılıdır, siz anayasaya hangi dini yazdıracaksınız Hristiyanlığı mı?” diye soruyordu. Bu soru üzerine Mahmut Esat (Bozkurt): “Evet Hristiyanlığı, çünkü İslamlık terakkiye (ilerlemeye) manidir. Bu dinle yürünmez ve bize de kimse ehemmiyet vermez.” Tartışmalara Fethi Okyar’da katılarak: “Evet Karabekir! Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça bu halde kalmaya mahkûmdurlar. Bunun için İslam kalamayacağız.” diyecekti. Bu cihetle Anadolu’da halk 29 Ekim 1923’te cumhuriyetle birlikte yeni kurulan Türkiye’nin dinini sorguluyordu. Bu soru 17 Ocak 1923 tarihlerinde, gazeteciler tarafından Düzce’ye gelen cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e de sorulacaktı. Atatürk bu soruya: “Vardır efendim devletin dini İslam’dır” diyerek cevap verecekti. (söylev ve demeçler 1919-1937) Lakin bu konuşmadan bir yıl sonra 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılarak yerine anayasasında dini İslam ibaresi olan laik Türkiye Cumhuriyeti kurulacaktı. Hilafetin kaldırılmasıyla daha uygun bir zemin bulan dönemin seküler Müslümanları Kuran’dan bazı ayetleri çıkarmak, camilere ayakkabıyla girmek, kiliselerde olduğu gibi camilere sıra yerleştirip müzik eşliğinde ibadet gibi daha birçok öneriyi meclise sunacaklardı.
Yakın tarihimizde derin izler bırakarak telafisi mümkün olmayan acıların yaşanmasına sebep olan, dinde reform hareketleri 1950’lerde aniden yön değiştirip rafa kalkıyordu. O günden sonra sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi din özgür bırakılıyor, ezan tekrar Arapça okunuyordu. Haklı bir sevinçle ezanı Muhammediyye’ye kavuşan Anadolu Müslümanları adeta bayram ediyordu. Oysa bu uğurda çekilen çileler ne unutulmuş, ne de geçmişin hesabı sorulmuştu. Sonuçta dinde reform hareketleri sorgulanamadan birçok muammayla beraber tarihin derinliklerine gömülüp gitmişti. Lakin son derece mühim bu mesele günümüz Müslümanlarının sorgulaması gereken birçok yönü vardır. Örneğin ilk Türkçe ezan tesadüf eseri mi bir mübarek Ramazan günü İstanbul Fatih Camii’nden okutulmuştu? Daha sonra ne değişmişti ki Arapça ezan serbest bırakılmıştı? Hiç şüphesiz bu suallerin ibretlik birer cevabı vardır. Lakin İngiliz büyükelçi Ronald Lindsay o gün gazetelere verdiği demeçte: “Laik Türkiye’nin Müslümanları artık İngiliz imparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkmıştır” sözü sanırım Batı’nın Türkiye’de uygulanan dinde reformla ilişkisini ifşa etmeye yetecektir.
“Allah’ım bizi Hakkı Hak bilip Hakk’a tâbi olan, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan uzak duran kullarından eyle”
وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Hakkı bâtılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara Suresi 42)

Bir Cevap Yazın