Hayat Iman Ve Cihad sitesinin ilk makalesidir
yazar: Iftira Tarih Utansin
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
HAYIR! Bazı (sahih) yazarlarına göre Cumhuriyetin ilanı fikri çok daha önceden doğmuştur. Mazhar Müfid Kansu’ya göre bu fikir Erzurum Kongresi’ne taşınmıştı; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na göre bu fikir 1921 yılına kadar uzanıyordu. Uzun yıllar Mustafa Kemal (la) Paşa’nın maiyetinde bulunan Hasan Rıza Soyak hatıratında Cumhuriyetin ilanından söz ederek olayı şöyle anlatıyor:
«1923 senesinin temmuz ayındaydı. Büyük Millet Meclisi ikinci devre seçiminin arkası yeni alınmıştı. Atatürk, Halk Fıkrası’nın/partisinin kuruluşunu tamamlama aşamasındaydı. O dönemde Lozan Antlaşması imzalanmıştı veya imzalanmak üzereydi. Bir gün Çankaya Köyü’nden büro müdürü merhum Hayat Bey, Ankara garındaki özel ofis binasına gelerek Paşa’nın (atatürk) beni istediğini söyledi; Nedenini sordum,
«Bilmiyorum» dedi.
Gönderilen bir Arabayla köşke gittim. Arkadaşım, Bolu meb’usu ve atatürk’ün eski yardımcısı rahmetli Cevad Abbas (Gürer) yanımdaydı. O sıralarda bir bağ evi olan eski köşkün genişletilmesine karar verilmişti. Bu amaçla evin arkasındaki bazı tuğlalar kaldırılarak müsait yer açılıyordu. Atatürk benim geldiğimi görünce eşi Latife Hanım Efendi’ye, Cevad Abbas’a, Siirt mebusu Mahmud Bey’e ve isimlerini artık hatırlayamadığım bir iki misafirine:
«isterseniz bahçeye çıkıp kayaların nasıl atıldığını görelim. Biraz da hava almış oluruz» dedi ve arkasından ilave etti:
«Hadi siz buyurun, ben de geliyorum».
Onlar gittikten sonra yanıma geldi, yeleğinin cebinden küçük kağıt parçaları çıkarıp bana verdi; Bu kağıtlar o dönemde halen kullanmakta olduğu bir defterden koparılmış sayfalardı.
«Bunları taslak halinde yayınlayacaksınız. Yazılar biraz karışık, dikkat et! Okuyamadığınız, anlayamadığınız bir yer olursa beni buraya çağırıp sorarsın. Şunu da söyleyeyim, bun- ları şimdilik sadece sen ve ben bileceğiz. Amirlerine bundan bahsetmenize bile gerek yok.» buyurdu.
Bana çalışmak için kendi masasını gösterdi, bahçeye çıktı. O gittikten sonra kağıtları okummaya başladım. İlk satırlardan itibaren çok heyecanlandım. Bunlar, o dönemde mevcut olan 20 Ocak 1337 (1921) tarihli Anayasanın bazı maddelerinde yapılan değişiklikti. Evvela birinci maddeye:
«Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet’tir» cümlesi ilave edilmişti.
Ben çok küçük harflerle ve oldukça karmaşık bir üslupla yazılan bu yazıları okurken kendisi bir iki defa salona gelerek yazdıklarımı kontrol etti. Bitirince yazdıklarımı cebine koydu ve kendi notlarını yırtıp attı. Sonra başka bir gün daha çalıştı; Dönemin anayasa hukukunu ve eski Osmanlı Kanun-ı Esasisini siyasî, idari, teşrii, mali ve kazal hükümlerini yeni duruma uygun şekle sokarak bir Anayasa tasarısını vücuda getirdi ve:
«Bunu şimdi al, Adliye Vekili Seyit Bey’e götür, yarına kadar okusun, halk hakimiyyeti ve cumhuriyet mefhumlarıyla umumi hukuk kaideleri bakımından tetkik etsin, mütalâalarını bildirsin. Meselenin şimdilik üçümüz arasında kalmasını arzu ettiğimi de söylersin» emrini verdi.
Seyit Bey’i evinde ziyaret ettim. Atatürk’ün dileklerini ilettim ve fasarıyı kendisine verdim. Ertesi gün yine evinde buluştuk:
«Pek mükemmel, esaslarda tamamen mutabıkız, yalnız birkaç tali noktada emirlerine uyarak mütalâaarımı not ettim.» dedi.
Tasarıyı aldım, köşke çıkıp Atatürk’e takdim ettim. O günden 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanına kadar üç dört ay boyunca bunu doğrudan söylediğini duymadım. Ancak, Viyana’da yayımlanan ‘Neu Frele Presse’ gazetesi muhabirine yeni Türkiye Devleti’nin ilanında yer alan Anayasa’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun) ilk maddelerini sizlere tekrar edeceğim:
«Hakimiyyet kayıtsız şartsız milletin tek hakiki temsilcisi olan BMM’de tecelli ve temerküz etmiştir. Bu iki maddeyi bir kelime ile hülasa etmek kabildir: Cumhuriyet…» demişti.
Falih Rıfkı Atay da aynı konuya değindi:
«Meclisten yarım saat sonra Belediye Başkanı Sabri (Toprak) Bey ve iki arkadaşımızla akşam yemeğine çıkıyorduk. Meclis’in iç kapısından bahçeye girmek üzereyken kapıcının Mustafa Kemal Paşa’nın ayakkabılarını yıkadığını görünce durduk. Görünüşünü garip bir şekilde değiştiren, gerçekte olduğundan daha zayıf ve yaşlı görünmesine neden olan göz kapaklı gözlükler takıyordu. Parti toplantısının saat kaçta olduğunu sordu. Saat üçtü idi.
«bana birde olduğunu söylediler. Onun için erken geldim» dedi.
Bizi odasına davet etti. Meb’us olmakla beraber hala yaverliğini yapan eski subaylardan biri Fırka nizamnamesinin son şeklini getirdi. Nizamname bugün bütün meb’uslar tarafından birer birer imzalanacaktı. Bir süre sonra Nizamnamenin bir kopyasını cebinden çıkardı. Açık sayfada yazdığı Fransızca bir cümleyi okudu. Bu, Fransız Cumhuriyeti’nin «bir ve gayr-i kabil-i tecezzi» yani «tek cumhuriyet» olduğunu söyleyen bir ifadeydi. «Dur, akşam Fransız ihtilali tarihini gözden geçirdiğim vakit not etmiştim dedi ve sildi.»
Bir sualim üzerine Kanun-i Esasi tadilatı meselesine geçtik. Biraz önce içeriye giren Yunus Nadi de aramızda idi. “Gazi” dedi ki:
«Cumhuriyet ne demektir? Kamusa baktım, chose puplique kelimeleriyle tercüme edilmiştir. Bizde mânâsı ne olmalı?..»
Gazi’nin, sözü hangi bahis üzerine getirmek istediği belli idi. Kanun-i Esasi’de yeni hükümet şeklini açıkça göstermek sırası geldiğini söyleyen Sabri Bey:
«Mesele bugünkü vaziyetin ifade edilmesinden ibarettir» dedi.
Gazi: «Ben projeyi gördüm. Çok eksik yerleri var. Bu hafta kendim uğraşacağım. Sonra bazı arkadaşlarla hususi müzakerede bulunuruz ve Fırka’ya getiririz» dedi.
Yunus Nadi:«Bunu en kuvvetli zamanımızda yapmalıyız.» Gazi kalemini masaya vurarak: «En kuvvetli zamanımız bugündür.» dedi.
Sonra yeni Kanun-i Esasi’nin kendi niyetine göre ilk maddesini okudu: «Türkiye, Cumhuriyet usulü ile idare olunan bir halk devletidir»

Bir Cevap Yazın