(bu Seyh Takiyyuddin En-Nebhaninin (ra kitabi olan “Islam devletine” ayittir)
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
Allah Rasulü (sav) şöyle dedi:
«تكون فيكم النبوة ما شاء الله أن تكون. فإذا أراد أن يرفعه رفعه. ثم تكون الخلافة على منهاج النبوة. فيبقى ما شاء الله ويزيله إذا شاء. ثم سيكون هناك حكام قاسيون (قاسيون). فيبقى ما شاء الله أن يكون، ويزيله إذا شاء أن يزيله. ثم سيكون هناك حكام طغاة. فيبقى ما شاء الله أن يكون، ويزيله إذا شاء أن يزيله. ثم ستكون هناك الحياة على طريقة النبوة.
“Allah (cc)’ın bulunmasını dilediği müddet, içinizde nübüvvet (peygamberlik) olacaktır. Onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldırır. Sonra nübüvvet metodu üzere HİLÂFET olacaktır. Allah (cc)’ın dilediği kadar kalacak, dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı (zalim) yöneticiler olacaktır. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler olacaktır. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. SONRA NÜBÜVVET METODU ÜZERE HİLÂFET OLACAKTIR.” (Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 17680)
MUKADDİME
Bu çağda yaşayan insanlar, İslâm’ı tam tatbik eden İslâm Devleti’ni idrak etmedi. Bu insanlar, batılıların saldırılarıyla ortadan kaldırılan İslâm Devleti’nin (Osmanlı Devleti’nin) son zamanlarında yaşadılar. Onlar, İslâm Devleti’nin sonlarına doğru İslâmî yönetimin ancak kalıntılarını gördüler. Onun için İslâmî yönetimin suretini zihinlerinde, hafızalarında canlandırarak vakıaya hakim kılan müslümana rastlamak zordur. Zira genellikle İslâm’ın yönetimini ancak, İslâm topraklarının tamamında hakim olan fasid (çürük) demokratik nizamlarda gördüğü ölçü içerisinde tasavvur edebilmektedirler. Zor olan şey, sadece bu değil. Bununla birlikte, batı kültürünün etkisinde olan bu zihniyetlerin ortadan kaldırılmasında daha da çok zorluk vardır. Bu batı kültürü, batının İslâm Devleti’ne karşı kullandığı meşhur silahıdır. O, bu silahı ile İslâm Devleti’nin hayat damarını mızrakladı. Yine o, bu silahı ile İslâm Devleti’nin çocuklarının annelerini öldürüp kanını akıttığı halde gelip onlara kibirlenerek şöyle dedi: “Ben, size kötü bakımından, kötü terbiyesinden dolayı öldürülmeye müstehak olmuş olan ihtiyar annenizi öldürdüm. Ben, size bendeki terbiyeyi (nizamı), sunuyorum ki; onunla hayatın zevkini, daimi mutluluğunu tadın…” Böylece onlar, katil ile tokalaşmak için ellerini ona uzattılar. Halbuki onun silahı, daha annelerinin kanıyla kanlı duruyordu…
Batı, müslümanlara sırtlanların takdiğini uyguladı. (Hikaye edildiği gibi;) “Sırtlan, ne zaman ki avını tesbit ederse (korkaklığından dolayı hemen avının üzerine gitmez de bir taktik uygulayarak) onu unutur gibi terk eder, ta ki avı onun yanına kendisi gelsin. Daha sonra avını ani bir darbe ile yakalar. Av, ancak kendi kanını görünce uykudan uyanır. Fakat geç kalmıştır. Daha sonra sırtlan, avını vadinin dibine götürür ve onu orada yer.”
Batı kültürünün tesirinde kalan zihniyet sahipleri de bir gün; onların asıl devleti olan İslâm Devleti’ni ortadan kaldıranın Batının bu zehirli silahı (kültürü) olduğunu görerek anlarlar ki; onların hayatlarını ve varlıklarını ortadan kaldıran da aynı şeydir. Yani bırakmamak için daima sıkı sıkıya tutundukları o batı kültürü ve mefhumları, fikirleridir. Onların taşıdıkları bu fikirlerden, kavmiyetçilik, dini devletten ayırmak ve İslâm’ı tekzip eden görüşler ve benzeri batı kültürünün onlara taşıdığı bir kısım zehirlerdir.
Bu “İslâm Devleti” isimli kitabın “misyonerlik saldırısı” bölümü (ki hepsi de hakikatlardır) bize canî katili göstermektedir. Bizi, onu bu cinayeti işlemeye götürün sebebe vakıf kılmaktadır. Yine bize; öldürülenin lehine hükmettirecek vesileleri göstermektedir. Muhakkak ki sebeb, İslâm’ın yok olmasını kasd etmektedir. Bunun için en önemli vesile de misyonerlik saldırısı ile beraber gelen o batı kültürüdür.
Müslümanlar sömürgeci ile harb etmeye meylettikleri halde, bu kültürün tehlikesine gafil kalmışlardır. Onların sömürülmelerinin sebebi, o kültür olmasına ve sömürgecinin onların ülkelerinde sömürüsünü o kültürle sürdürmesine rağmen, müslümanlar ondan onun kültürünü almaya başladılar. Bundan sonra da baktılar ki; manzaraları ne kadar bozuk, çelişik, düşük ve gülünçtür.. Daha sonra onlar bu yabancıyla sırtlarını çevirip onunla çarpışmayı arzu ettiler. Fakat buna rağmen hâlâ onun öldürücü zehirini iki eliyle alıp zorla içmek için ona ellerini arkadan uzatıyorlar. Böylece onun öldürücü, helâk edici ellerine düşüyorlar. Zira o, müslümanların cihad yapmalarını ve şehid düşmelerini cahilce yapılan işlerden sayıyor ve onları küçümsüyor, cahil yerine koyuyor. İşte, batının böylesi öldürücü ellerinde kaldıkları müddetçe müslümanlar için ancak gaflet ve dalâletle yere düşmek vardır.
Müslümanlardan bazı batı külütürünün tesirinde kalmış zihniyete sahip olanlar, ne istiyorlar? Onlar, İslâmî olmayan esas üzerine kurulmuş bir devlet mi? Yoksa İslâm beldelerinde çeşitli devletler mi istiyorlar? Nitekim Batı, işler onun eline düşeli, ipler onun eline geçeliden beri İslâm’ı yönetimden uzaklaştırmak, müslümanların topraklarını parçalamak ve müslümanları basit iktidarcıklarıyla uyuşturmak için hazırladığı planını gerçekleştirmek maksadıyla onlara bir çok devletçikler verdi. Nitekim çok geçmeden onları daha da saptırmak ve parçalamak için zaman zaman öylesi devletçiklerin sayısını artırdı. Onlar, onun ideolojisini ve mefhumlarını taşımaya devam ettikçe o, onlara daha fazlasını vermeye hazırdır. Çünkü, böylece onlar ona tabi olmuş durumdadırlar.
Muhakkak ki asıl mesele, çeşitli devletler kurmak değildir. Fakat asıl mesele, İslâm aleminin tamamında bir tek devlet kurmaktır. Asıl mesele, herhangi bir devlet ya da Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen fakat ismi İslâm olan bir devlet de kurmak değildir. Hatta asıl mesele, İslâm’ı “fikri liderlik” olarak taşımaksızın sadece İslâmî kanunlarla hükmeden ve “İslâm” olarak isimlendirilen bir devlet kurmak da değildir. Evet, muhakkak ki asıl mesele, böylesi bir devlet kurmak değildir. İslâm akidesinden fışkıran İslâmî hayatı yeniden başlatacak, İslâm’ı topluma tamamen tatbik edecek ve İslâm’ı nefislere ve akıllara işledikten sonra İslâm Davetini aleme taşıyacak olan bir devlet kurmaktır asıl mesele…
İslâm Devleti; hayalden, rüya görmekten, sayıklamaktan ibaret değildir. Çünkü o, 13 asır boyunca tarihin her tarafını tamamen kaplamıştır. Bu, bir hakikattır. İslâm Devleti, geçmişte böyle idi yakın bir zaman içinde yine öyle olacaktır. Çünkü onun var oluş faktörleri, kötürüm kimsenin onu inkâr etmesinden ya da onu yıkmak için hazırladığı kuvvetten daha kuvvetlidir. Zira artık günümüzde aydın akıllar onunla dolmaktadır. Çünkü o, İslâm’ın izzetine susamış İslâm ümmetinin arzusu, ideali durumundadır…
İslâm Devleti, heva ve hevesten kaynaklanan bir arzu değildir. Bilâkis o, müslümanlar üzerine Allah’ın kıldığı bir farzdır. Allah, müslümanlara onu kurmalarını emretti. Eğer onlar muktedir oldukları halde, bu farzın edasını geciktirirlerse, Allah onlara azabının var olduğunu bildirdi. Müslümanlar, izzetin; Allah, Rasulü ve mü’minlere ait olmadığı beldelerde yaşamakla Rablerini nasıl razı edebilirler? Onlar; ordular techiz edecek, İslâm’ın surlarını koruyacak, Allah’ın koyduğu hadleri uygulayacak, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek bir devlet kurmadıkları halde, Allah’ın azabından nasıl kurtulabilirler?!…
Bunun için, müslümanların İslâm Devleti’ni kurmaları katiyetle zaruridir.. Zira, devlet olmadıkça İslâm’ın etkin varlığı yok demektir. Çünkü, müslümanların beldeleri, oralarda İslâm Devleti hakim olmadıkça “Dâr-ül İslâm” yani “İslâm Ülkesi” olarak itibar edilmezler..
Bununla beraber; İslâm Devleti’ne ulaşmanın yolu öyle kolay değildir. Şöyle ki; fert ya da partilerin başkanlar tayin edilmesi, bakanlıkların oluşturulması ve devletin başına o bakanların getirilmesi ile öyle kolayca kuruluverilebilecek bir devlet değildir, İslâm Devleti.. Zira onun yolu dikenlerle örtülü, tehlikelerle çevrili, engellerle ve zorluklarla doludur. Kültürün gayri İslâmî oluşunun getirdiği zorlukları, sathi/yüzeysel düşünmenin, fikrî seviyenin düşüklüğünün getirdiği engelleri, Batıya boyun büken hükümetlerin oluşturduğu tehlikeleri anmak yeterlidir…
İslâm Devleti’ni kurmak için İslâm Daveti yolunda yürüyenler, İslâm beldelerinde yeniden İslâmî hayatı başlatmanın yolunu açmak ve İslâm Davetini aleme taşımak için iktidara ulaşmaya çalışıyorlar. Onun için her ne kadar güzel, cazip rütbe ve makamlar da olsa onların kısmî iktidarı kabul etmediklerini, İslâm’ı tamamen tatbik etme imkânı vermedikçe, onların kâmil iktidarı da kabul etmediklerini görürsün…
Bu “İslâm Devleti” kitabına gelince; bununla, İslâm Devleti’nin tarihini yazmak kastdilmiyor. Kast edilen; insanlara Resulullah (sas)’in İslâm Devleti’ni nasıl kurduğunu, sömürgeci kâfirin İslâm Devleti’ni nasıl yıktığını, zulümatın karanlığında doğru yolu gösterecek, nuru aleme geri getirmek için müslümanların İslâm Devleti’ni nasıl kurmaları gerektiğini göstermektir.
BAŞLANGIÇ NOKTASI
Resulullah (sav) risaletle gönderilince, önce eşi Hatice’yi davet etti. O, hemen Resulullah (sav)’e iman etti. Sonra emmisinin oğlu Ali’yi davet etti, o da iman etti. Daha sonra azadlı kölesi Zeyd’i davet etti, o da iman etti. Daha sonra dostu Ebu Bekir’i davet etti, o da iman etti. Daha sonra halkı davet etmeye başladı. Onlardan ona (sav) iman edenler de oldu, inkâr edenler de oldu. Ebu Bekir (ra), müslüman olunca güvendiği kişilere müslümanlığını açıkladı ve onları Allah’a ve Resulü’ne imana davet etti. Ebu Bekir (ra), kavmi için bir ülfet ve muhabbet kaynağı ve kolaylık numunesiydi. Kavminin adamları ona gelirler; ilminden, ticaretinden ve hüsni sohbetinden dolayı bir çok işlerde onunla ülfet ederlerdi. Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Talha b. Ubeydullah; onun davetiyle müslüman oldular. Onlar ona icabet edince, Ebu Bekir (ra) onları Resulullah (sav)’in yanına getirdi. Onlar da müslüman oldular ve namaz kıldılar. Daha sonra Ebu Ubeyde müslüman oldu. Onun ismi, Amir b. el-Cerrâh idi. Ve Ebu Seleme de müslüman oldu. Onun ismi, Abdullah b. Abd el-Esed idi. Erkam b. Ebî el-Erkam ve Osman b. Maz’un ve diğerleri de müslüman oldular. Daha sonra, insanlar kadın ve erkeklerden topluluklar halinde İslâm’a girdiler. Hatta İslâm’ın sesi Mekke’ye yayıldı. İnsanlar İslâm’dan konuşmaya başladılar.
Resulullah (sas), ilk önce insanların evlerine giderek davet ediyordu ve onların arasında dolaşıyordu. Onlara diyordu ki: “Allah, size sadece Kendisine kulluk etmenizi ve O’na hiç bir şeyi şirk koşmamanızı emrediyor.” Resulullah (sas), Allah’ın şu emrine uyarak Mekke’de insanları açıkca İslâm’a davet etmeye başladı. Allahu Teâlâ buyurdu ki:“Ey örtüsüne bürünen (Nebî), kalk ve uyar.” (Müdessir 1-2) Resulullah (sas), insanlarla temas kuruyor ve Dinini onlara arz ediyor, gösteriyor, anlatıyordu. Onlardan kendisine inananları bu dinin esası üzerine kendi etrafında gizli olarak kitleleştiriyordu. Resulullah (sas)’in ashabı, namaz kıldıkları zaman dağların tenha yerine gider, namazlarını kavimlerinden gizlerlerdi. Resulullah (sas), daha önce müslüman olmuş ve Dinini iyi öğrenmiş olanlardan birisini İslâm’a yeni girmiş birisine Kur’an öğretmesi için gönderirdi. Nitekim Resulullah (sas), Habbab b. Erett’i, Zeyneb bint-i el-Hattab ve onun kocası Said b. Zeyd’e Kur’an öğretmesi için gönderdi. Said’in evinde Habbab onlara Kur’an okurken Ömer b. Hattab çıkageldi, ve Ömer, bu halka kanalı ile müslüman oldu. Resulullah (sas), onunla yetinmedi fakat içinde müslümanlara İslâm’ı öğrettiği bir ev edindi. Ve o evi, bu iman etmişler kitlesinin merkezi ve bu yeni davetin medresesi/öğretim yeri yaptı. O ev, Erkam b. Ebel-Erkam’ın eviydi. Resulullah (sas), orada müslümanları toplayıp onlara Kur’an okuyor, açıklıyor ve onu ezberleyip iyi anlamalarını emrediyordu. Müslüman olan her şahsı, Erkam’ın evindeki kitleye katıyordu. Resulullah (sas), o müslümanları üç yıl boyunca eğitiyor, kültürleştiriyordu. Onlarla namaz kılıyordu. O (sas) teheccüd namazı kılıyordu, onlar da teheccüd namazı kılıyorlardı. Böylece Resulullah (sas), namaz ve tilavetle müslümanlar arasında ruhaniyeti (Allah ile münasebetin idrakini) canlandırıyordu. Allah’ın ayetleri ve yarattıkları hakkında iyice düşündürerek İslâmî fikirlerin müslümanlar arasında yayılmasını sağlıyordu. Müslümanların akıllarını/ zihinlerini Kur’an’ın manası ve lafızlarıyla ve İslâm’ın mefhumları ve fikirleriyle eğitiyordu. Eziyetlere karşı onlara sabırlı olmalarını tavsiye ediyordu. Onları itaat ve söz dinlemek üzere eğitiyordu. Ta ki onlar Kadri Yüce Allah’a ihsanla, yalnızca O’na kurban olmak üzere bağlansınlar.
Nebî (sas) ve müslümanlar, Erkam b. Ebî Erkam’ın evinde Allahu Teâlâ’nın şu kavli gelinceye kadar gizlice kalmaya devam ettiler. Allahu Teâlâ ona şöyle buyurdu:
“Emrolunduğun şeyi aşîkare (beyinlerini çatlatırcasına) beyan et ve müşriklerden yüz çevir.” (Hicr 94)
SAHABENİN KİTLELEŞMESİ
Resulullah (sas), ilk önce; insanların yaşına, yerine, cinsine, aslına bakmaksızın bu daveti kabul etmeye hazır vaziyette olduğunu hissettiği kişileri davet ediyordu. İslâm’a davet ettiği insanlar arasında ayrım yapmıyordu. Bilâkis insanların hepsini davet ediyordu. Onların daveti kabule hazır olup olmadıklarını araştırıyordu. Nitekim bir çok kişi müslüman oldular. Resulullah (sas), İslâm’a bağlananların hepsini Kur’an’dan onlara ezberlettirdiği hükümlerle eğitmeye çok harisdi/düşkündü. Onlar, kitleleştiler, daveti yüklendiler ve taşıdılar. Resulullah (sas), risaletle gönderilişinden davetini aşîkar yapması için gelen emre kadar müslümanların sayısı aşağı yukarı kırk kişiye ulaşmıştı. Bu müslümanların arasında çeşitli yaş ve çevreden kadın ve erkekler vardı. Onların çoğu genç yaştaki kişilerdi. Aralarında zayıflar ve kuvvetliler, fakirler ve zenginler vardı. Nitekim Resulullah (sas)’e iman edip ona bağlanan, ondan ayrılmayan ve onunla beraber davet için çalışıp gayret sarf edenler şunlardı:
1-) Ali b. Ebî Talib, 8 yaşındaydı.
2-) Zübeyr İbni Avvam, 8 yaşındaydı.
3-) Talha b. Ubeydullah, 11 yaşındaydı.
4-) Erkam b. Ebî el-Erkam, 12 yaşındaydı.
5-) Abdullah b. Mes’ud, 14 yaşındaydı.
6-) Said b. Zeyd, henüz 20 yaşında değildi.
7-) Sa’d b. Ebî Vakkas, 17 yaşındaydı.
😎 Mes’ud b. Rabia, 17 yaşındaydı.
9-) Ca’fer b. Ebî Talib, 18 yaşındaydı.
10-) Suhayb er-Rûmî, henüz 20 yaşında değildi.
11-) Zeyd b. Harise, 20 yaşlarındaydı.
12-) Osman b. Affan, 20 yaşlarındaydı.
13-) Tuleyb b. Umeyr, 20 yaşlarındaydı.
14-) Habbab b. Eret, 20 yaşlarındaydı.
15-) Amir b. Füheyre, 23 yaşlarındaydı.
16-) Mus’ab b. Ümeyr, 24 yaşlarındaydı.
17-) Mikdâd b. el-Esved, 24 yaşlarındaydı.
18-) Abdullah b. Cahş, 25 yaşlarındaydı.
19-) Ömer b. el-Hattab, 26 yaşlarındaydı.
20-) Ebu Ubeyde b. Cerrah, 27 yaşlarındaydı.
21-) Utbe b. Ğazvan, 27 yaşlarındaydı.
22-) Ebu Huzeyfe b. Utbe, 30 yaşlarındaydı.
23-) Bilâl b. Rebah, 30 yaşlarındaydı.
24-) Ayyaş b. Rabia, 30 yaşlarındaydı.
25-) Amir b. Rabia, 30 yaşlarındaydı.
26-) Nuaym b. Abdullah, 30 yaşlarındaydı.
27-) Osman, 30 yaşlarındaydı.
28-) Abdullah, 17 yaşındaydı.
29-) Kudâme, 19 yaşındaydı.
30-) Sâib, 20 yaşlarındaydı. (Osman, Abdullah, Kudâme, Sâib; Maz’un b. Habib’in oğullarıdır.)
31-) Ebu Seleme Abdullah b. Abd el-Esed Mahzûmî, 30 yaşlarındaydı.
32-) Abdurrahman b. Avf, 30 yaşlarındaydı.
33-) Ammâr İbni Yâsir, 30 ile 40 yaşları arasındaydı.
34-) Ebu Bekir Sıddîk, 37 yaşındaydı.
35-) Hamza b. Abdulmuttalib, 42 yaşındaydı.
36-) Ubeyde b. Hâris, 50 yaşındaydı.
Aynı şekilde bir miktar da kadınlardan iman edenler oldu. Ne zaman ki, o sahabeler kültürlerinde, eğitimlerinde olgunlaştılar, o zaman onların akılları İslâmî akıla, nefisleri de İslâmî nefise üç yıl içinde dönüşmüştü.
Resulullah (sas), onlar hakkında mutmain oldu ve onların akıllarındaki olgunluklarını, nefislerindeki üstünlüklerini yakînen anladı ve Allah ile olan irtibatlarını idrak ettiklerini ve bu idraklarının amellerinde tesirli olduğunu gördü. Ondan dolayı kendisi çok sevindi. Böylece müslümanların kitlesi; toplumun karşı koymasına, muhalefetine karşı kuvvetli, kudretli oldu. Bundan sonra Resul (sas), bu kitleyi Allah’ın emriyle açığa çıkardı.
DAVETİN AÇIĞA ÇIKIŞI
İslâmî Davet; Resulullah (sas)’in risaletle gönderilişinin ilk gününden itibaren açıkca idi. Mekke’de insanlar, Muhammed’in yeni bir dine davet ettiğini biliyorlardı. Biliyorlardı ki onunla birlikte bir çok kişi müslüman oldu. Biliyorlardı ki Muhammed, ashabını kitleleştiriyor ve gözetliyor. Yine biliyorlardı ki müslümanlar, kitleleşmelerinde ve yeni dini benimsemelerinde gizleniyorlar, saklanıyorlardı. Bu bilgi gösteriyordu ki, halk yeni daveti ve ona iman edenlerin varlığını hissediyorlardı, fakat mü’minlerin nerede toplandıklarını ve onlardan toplananların kimler olduğunu bilmiyorlardı. Onun için Resul (sas)/ın, İslâm’ı ilan etmesi, Mekke kâfirleri üzerinde yeni bir şeyi olmadı. Ancak halk için yeni şey, bu mü’min kitlenin açığa çıkması idi. Nitekim Hamza b. Abdulmuttalib müslüman oldu ve daha sonra Ömer b. el-Hattab, Hamza’nın müslüman oluşundan üç gün sonra müslüman oldu. Böylelikle müslümanlar güçlendi. Bundan sonra da Allahu Teâlâ’nın şu kavli nazil oldu :
“Şimdi sen, emrolunduğun şeyi beyinlerini çatlatırcasına bildir ve müşriklerden yüz çevir (sözlerine aldırış etme). Muhakak ki biz, (seninle alay eden) o müşriklere karşı kâfiyiz (onları helâk ederiz). Onlar o kimselerdir ki, Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Onlar yakında (başlarına gelecek akibeti) bileceklerdir.” (Hicir 94-96)
Ve Resulullah (sas), Allah’ın emri ile kendine emr olunanı açıkca ortaya koydu. Her ne kadar müslümanların bazısı gizlenip saklı kaldıysalar ve onlardan bazısı Mekke’nin fethine kadar gizli, saklı kaldılar ise de, Resulullah kitleyi insanlar için topluca açığa çıkardı. Resulullah (sas)’in kitleyi açığa çıkarmadaki uslübu şöyle idi: O, ashabını iki saf halinde dışarı çıkardı. Bu safların birisinin başında Hamza b. Abdulmuttalib, ikinci safın başında Ömer b. Hattab vardı. Resul (sas), onlarla birlikte Arapların daha önce görmedikleri dakik bir düzen içinde Kâbe’ye gitti ve ashabı ile Kâ’be’yi tavaf etti.
Bununla; Resul (sas), ashabıyla birlikte gizlenip saklanma devrinden açığa çıkma devrine geçti. Resul (sas), onların içine girmeye müsait olduğunu hissettiği kişilerle teker teker temas kurma devrinden, insanlara topluca hitab etme devrine geçti. Böylece toplumda iman ile küfrün çatışması başladı. Sahih fikirlerle fasid fikirler arasında sürtüşme başladı. Direniş, muhalefet, mücadele, çatışma, tepki devri olan ikinci merhale başladı.
Kâfirler; Davete karşı koymaya, Resulullah ve ashabına bütün eziyet çeşitleriyle eziyette bulunmaya başladılar. Bu karşı koyuş ve mücadele döneminin bütün vakti son derece korkunç geçti. Nitekim Resulullah (sas)’in evi taşlandı. Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil, Resulullah’ın (sas) evinin önüne pislik attı. Resul (sas), onu yerinden uzaklaştırmakla yetiniyordu. Ebu Cehil, putları için kesilmiş ineğin karın pisliğini zulmetmek, eziyet etmek için Resulullah (sas)’in üzerine attı. Resulullah (sas), ondan sonra üzerini temizlemesi için kızı Fatima’ya gitti. Bütün bunlar, onun Davetteki iman gücünü ve sabrını artırmaktan başka bir şey yapmadı. Aynı şekilde müslümanlar da tehdit ve ezâ ediliyorlardı. Nitekim sabit olmuştur ki, her kabile; içlerindeki müslüman olanlara azab ediyor, onları dinlerinden vaz geçirmeye çalışıyorlardı. Hatta onlardan birisi Habeşli kölesi Bilâl’ı, yakıcı güneş sıcaklığının altında kumların üzerine sırtüstü atıyor, sonra büyük bir kaya parçasını onun göğsüne koyuyor ve onu ölüme terkediyordu. Bu başka bir şey için değil, sırf o İslâm’a bağlı olduğu için yapılıyordu. Bilâl, bu durum içerisindeyken Rabbisinin yolunda bu azabı çekerek “ehad”, “ehad” kelimesini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyordu. Bir kadın da, ölesiye kadar azab gördü. Çünkü o, İslâm’dan çıkıp babalarının dinine dönmeyi red ettiği için bu azabı görüp öldürüldü. Müslümanlar, hepside şiddetli aşağılamalara, mihnetlere mağruz kaldıkları halde, Allahu Teâlâ’nın rızasını taleb ederek bütün bunlara sabrettiler.
Devam edecektir…

Bir Cevap Yazın